recai güllâpdan
şöhret afettir ey aziz kaari;
sakın heves etmeyesiniz!
“Velev ki bir edebiyat mecmuasında baklava, kadayif, irmik helvâsı emsâli hulviyyâtın alenen medh ü senâsı yapılmalı mıdır
idi?”yollu mekaale-i müfîdemin ba’zı muhitler tarafından alınganlığa medâr
olduğu cihetinde bir takım mesmuât vâki oldu. Şoracığa mekaale derceyleyip
umûmun menfaatine hâdim bir takım hidmetler icrâ eyleyeceğiz diyerekten şununla
bununla yaka-paça olmaktan kat’iyyen hazetmem. Şahsan bizzat kendimin tarz-ı
harekâtı aynen şöyledir, binaen kezâlik cümleye mâlum olsundur: Recai Güllapdan
ki, tenezzül buyurub da eğer bir mevzuu hakkında takdir veya tenkidâmiz bir
kısım fikirler serdeylemiş ise ânı derhal “edille-i erbaa”yı müteakiben “beşinci
hüccet” cinsinden bir muhkem kaziyye addeyleyip kemâl-i edeb ve teslimiyyet ile
“isabet buyurdunuz efendi hazretleri..., mevzuu temâmen sarahât kesbetmiştir
efendim..., bunun üstüne ne söylenir ise zaittir” kabilinden bir edâ takınmaktan
başka tariyk kalmamış demektir.
A azizler, biz burada bizzat ben kendi
şahsım olaraktan “lâf olsun, torba dolsun” endişesiyle güft ü gû edeyor
değilizdir ki, firenkçelerde “polemik” deyû tesmiye olunan mübârezelere girişmek
lüzûmunu hissetmiş olayımdır?
Hicrân odur ki pek kıymetdar kaarilerim bana bizzat küfüvv teşkil edebilecek
muhatab bulamamaktan pek fecî halde müştekiyyim. Alenen i’tiraftan içtinâb
edecek değilimdir; bulunmakta bulunduğum zirveler tenhâ ve gaayet tehî
makamlardır; ilm ü irfâne müteallik mevzuularda ben dahi bizzat ister idim ki
bir partönerim olsun; -asla gerekmez fekat velâkin, meselâ veya farz-ı muhâl-
iktizâ eylediğinde -esasen pek âlî, pek mürtefî ve pek ulvî- fikirlerimi tekzibe
mücâseret eylesin, velev ki zuhûlen ihmâl buyurduğum bir noktayı da o itmâm
eylesin?
Ne gezer bilâder, ne gezer? Bilumum ilm ü fenn ü irfân mesâilinde rakiybsiz
olmak pek mi hoşuma gideyor zannındasınız? Hayfâ ve mealesef; ölüler zanneder ki
diriler hep helva yeyip durmaktadır! Nerede bilader, nerede hani?
Şöhret âfettir aziz kaari-i güzinim;
sakın ola ki, “ben dahi meşhur biri ola idim, gerek dürbinî, gerekse hurdebinî
nazarlarla cümle âlemin gidişatına nizâmat vere idim, kimbilir ne kadar mahzûz
ve mes’ûd olur idim” deyu kendi kendinize vıdı vıdı buyurmayınız; işte, bizzat
kendim mevcut şöhretime ilâveten ilm ü irfân sahalarında yed’i tûlâ sahibi
olmaklığımın mazarratı ile başbaşalığın bütün kederiyle müteellim ve me’yûsumdur
şahsan.
Şöhretin şâhikâları, pek sert esen rüzgârların sersemletici sadmelerine
mütehammil metîn ve mukavim bir hâlet-i rûhiye, ganî ve vâsî bir gönül ve
takdiyr buyurulmalıdır ki şecî ve pulat bir karakter taleb eyler. E, n’aapayim
bilader şonca saydıcağım evsafın kâffesine birden aynı anda sahip olmak gibi bir
talihsizliğe dûçar olmaklığı vaktiyle bakalım ben bizzat istemiş miyimdir acebâ?
Haayır, haayır, haayır!
İster idim ki, ben dahi bizzat sizler gibi sıradan mes’ud, endişesiz ve
mes’uliyetsiz bir ferd-i vahid olayımdır; sizler gibi ağzıma geleni rahatça
sarftan hazer etmeyeyim, sizler gibi vakti merhûnu gelicek evlenip çoluk çocuğa
karışayım, küçük hülyâlar kurup bilahire bunların tahakkuku ile bahtiyâr,
inkisârı ile bedbîn olayım; seveyim ve sevileyim; evlenib çoluk-çocuğa karışayım
da yine sizler gibi, “amanindi, felankes parti iktidara gelir ise cümleten
kurtulduk gitti” şeklinde sâfiyâne hayaller besleyip, “bizi kurtarır ise
feşmekân liyder kurtarır” diye kendiceğizimi avutup durayım?
Heyhât!
Ânınçün siz siz olunuz ve elinizdeki
nimetlerin kadrini biliniz aziz muhiblerim. “Cenâb-ı Hak dağına göre kış verir”
meselini asla kulakardı etmeyiniz; bu dünyada seadetin yegâne miftahı haddini
bilmek ve nasibinden memnun olmaktan ibarettir. Böyle böyük ve şöhretli bir
muharrir, âleme dehşet verecek kertede muazzam bir şahsiyet olmaklığı ben bizzat
kendi şahsım olaraktan aceba keyfime kalmış olsa idi, ister mi idim bakalımdır
diye bir sorunuz; sorunuz ki cevabını vereyimdir.
Netiyce itibariyle el’an elinizde
tutmakta ve kıraat eylemekte bulunduğunuz Sühân nâm mecmua son derecede isâbetli
ve neşriyat siyaseti takiyb eyleyerek üç beş kuruş uğruna baklava-börek,
lahmâcuncu, emlâk komisyoncusu reklâmı yapmamakta ve ayağı nereye kadar uzayor
ise, kendine oraya kadar yorgan tedarik etmekle hakiyki edebiyyat endişesine
sahip olduğu fikrinde sabit kadem durmaktadır. Şunun bunun sırtına ağırlık
ederek, şoradan buradan riklâm dilenerek mecmua neşretmenin âlemi yoktur.
Netekim Sühân mecmuasını işbu sebeple tercih ederek, dünyaca namdar kazata ve
mecmuaların yalvarıp yakarmasına kat’iyyen aldırış göstermeyüb bu mütevazı
mevkuteyi işgale cesâret göstermekliğimin sebeb-i aslîsi dahi budur vesselâm.