beş harfli icaz

yüksel erol

                                                                                       

Oku şayed sana bir hisli yürek lazımsa:

Oku zirâ onu yazdım, iki söz yazdımsa

Mehmet Akif Ersoy

    

 “Yerlilik artık İhtilal sonrası Avrupa başkentlerinde ve İstanbul’da işportaya düşen Beyaz Rus aristokrasisi nevinden fersude bir değer haline geldi: Hükümsüz rüküş ve yirminci yüzyılın ilk yarısına dair  kıymet hükmü .” Aidiyetin ve yerliliğin “Hükümsüzlüğü” yargısı beni derin düşüncelere sevk etti. Cari olanın kesinliği karşısında aidiyetlere kıymet hükmü yüklemek gittikçe zorlaşmıştı. Düşünce ve tarih ekseninde yaşadığım bu zorluklar beni yıldıramadı ki matbuat âlemindeki ilk talimim “Cihanın Nazlı Bozkır Gülü: Sivas” serlevhası ile arz-ı endam eyledi.

Aidiyetin önemli olduğuna ve ait olduğum şehre dair yazılar yazma konusunda beni daha da gayretlendiren gelişme ise adı geçen ilk talimimle ilgili bir eleştiri oldu. Üniversitede paye namına ne alınması gerekiyorsa hepsini kısa sürede bünyesinde toplayan ve ilim vadisinde derecesiz eserlere imza atan bir hocamız “Bunlar kahramanlık edebiyatıdır ve tarih ilmi açısından kıymet-i harbiyesi yoktur” deyince o günlerde ne kadar sığ olduğumu ve bu konuda daha çok okumanın ve yazmanın faydalı olacağına kanaat getirdim. Sonradan tanıştığım Seneca’nın buyurduğu gibi: “Cahil yaşamak ölü olmak” demekti. Fakat okudukça aslında benim yazdıklarımın ileride, Sivas Şeriye Sicillerindeki belgeler kadar kıymetli olabileceğini düşünmeye başladım. Çünkü ben zamanı kayıt altına almaya çalışıyordum ve önümde aynı işi her vechesiyle yapmış olan Altıncı Şehir örneği vardı. İki seçeneğim vardı: Ya hocamızın dediği gibi edebi tasvirlerle tarihçilik olmaz, sözüne itibar edip, şöyle olmuş, böyle olmuş, şey mey demeyecek, belgesi olmayan tarihi inkâr edecektim; ya da Altıncı Şehir çizgisini de tarihçilik mesleği olarak kabul edecektim.

Ruhumdaki aidiyet hissi peşimi bırakmadı. Bu aidiyetin eksikliği ihtimali karşısında dahi yaşadığım panik bozukluklar beni bu şehre dair daha fazla düşünmeye ve talim yapmaya zorladı. Bu şehre ait olmak, yani Sivaslı olmak neyi değiştirirdi ki? Her yeni nesil bu soruya hayatlarının şekillenişi noktasından hareketle yeni cevaplar verecektir. Bu şehirde doğan ve ömrünün büyük bölümünü burada geçiren birisi olarak benim ve kuşağımın size vereceği cevap şudur: Ruhumuz burada şekillendi;  beş harf bir mekândı;  ama icazın başka bir haliydi.

İcazın bir sonraki hali ise aşk ve teslimiyetti. 19.yy. da Halepli delikanlılar nasıl sevgilerini gösterdilerse, bizde bu şehri terk etmeyerek ve ait oluşumuzu harfte temerküz ettirerek sevgimizi ortaya koyduk. Vakıa şöyledir: Diyelim ki bir kızın üç talibi var, hangisini seçeceğini bilmiyor; taliplerin her biri de aşkını kanıtlamak istiyor; bu durumda kız ateşin içinden kor halinde üç parça kömür alır. Aşıkların her birine bir tanesini verir, onlara kömürü avuçlarında tutmalarını söyler. Ateş, avucun derisini yakar, tendonlar ortaya çıkar. Aşık gençler, bazen etleri, kemikleri yanıncaya kadar dayanırlar. Genellikle bir iki genç, sonunda işkenceye yenik düşer. En uzun direnen genç hanımı elde eder. Delikanlılar ne kadar direnirlerse, genç hanım onları daha çok sever. Ona göre bu ona çektikleri acıdan daha fazla değer verdikleri anlamına gelir.

Ruhumuza şekil verilen ve elimize ilk kömürün konduğu yer şüphesiz mahallelerimizdi. Mahalle üniversite yıllarımda tarihçilik için kesb-i kemali hüner eylemek için okuduğum ilim ve sair muktesebat içinde evvelen dikkatimi çekmişti. Osmanlı şehrinde mahalle: Birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirlerinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yer şeklinde tarif olunmuştur. Ben bu tanımı öğrendikten sonra hemen yetiştiğim mahalleme gittim ve ilk adımımı attığımda evler -azda olsa ev olarak kalanlar- benimle konuşmaya başladılar: Biz yerliydik…

 

made in çayırağzı!

Eskiden gayr-i Müslimler ayrı mahallelerde yaşarlarmış. Hatta mahalleler arasında tahkimat yapılır ve sınırlar belirlenirmiş. Ev, harem-i ismet telakki edildiğinden; mutfakların yan komşuya açık penceresi hariç duvarlarla çevrilirmiş. Bu o devrin idari ve sosyo-ekonomik ihtiyaçlarının bir gereği; fakat zikredilen şartların ortadan kalkmasından sonra aynı durumun cari olması ilginçtir. Bugün dikkatli nazarlarla eski mahallelerde gezinecek olanlar çıkmaz sokaklar ve nadiren de olsa etrafı sur gibi duvarlarla çevrili evler göreceklerdir. Hâsılı bazı mahalleler mahal-i ikamet olarak kalmak için direnmektedirler. Benim ruhumun şekillendiği yer ise Çayırağzı Mahallesi’dir.

Çayırağzı Mahallesi denince Sivaslılar mevki tayini konusunda sıkıntı yaşamayacaklardır. Bununla beraber Çayırağzı’nı kendi içinde sınırlara bölen evler, dükkânlar, çeşmeler ve camiler vardır ve bunlarla ilgili malumatü’l-hudud cetveli yazılı değil, sözlüdür. 1984 ile 1995 yılları arasında cari olan sınırları arz ediyorum: Mahkeme Çarşısı’ndan Pulur’a ve Gökmedrese’ye  inen yollar üzerinden 3 dakika mesafe; Örtmeli, Hoca Hüssam, Kale Camileri ( Kale Boyunda) hattının güneyi; Cavit Ağanın Konak, Sınıkçı Badilinin Evi, Baydağın Bakkalı, Muhtar Zomzomun  oğlunun iktidar bölgesinden itibaren başlayıp  Mısmılırmak Sıçancık toplanma yeri ( Bugünkü Oto Terminalinin bulunduğu bölge ) ve “eskiden şehre gelen yolcuların mola verip hayvanlarını suladıkları, çevresindeki söğüt ağaçlarının gölgesinde dinlendikleri, çobanların sırayla peş peşe dizili yalak taşlarında sığırlarını suladıkları, mahallelinin sonbahar mevsiminde buğday yıkayıp, kazanlarla bulgur kaynatarak yakınındaki setende yarma, bulgur döğdüğü; Çayırağzı Mahallesi’nin bitimi ile tarla ve bostanların başladığı yerde zamana karşı direnerek asırlarca insanlara hizmet sunan “Yazıpınarı” ile mahdut bölge. Yukarıdaki sınırlara mutlaka itirazlar olacaktır, bu itirazlara Şeriye Sicilleri nokta-i nazarından yakalaşanlar dahi olmuştur!

Ama tüm tarifler Çayırağzı’na çıkar!                                                                 

***

Şehir yazılarının en zor tarafı o şehre ait insanları tarif ve tasvir etmektir. Modern sosyoloji ilminin cemiyeti, modern asabiyenin insanı tarif ve tasvir konusunda kullandığı donanımlar şehir yazıları ve tarih ilmi için hakikaten çok önemlidir. Bütün bu kolaylıklara rağmen sahaya indiğimiz an zorluklar tekrar başlamaktadır. Çünkü Saraç Bekir ile Sarhoş Memmed’i bir arada yaşatan gücün ne olduğunu anlamak için tek gerekli donanım Çayırağzılı olmaktır.

     Merhum Saraç Bekir, Ayakkabı Ustası Yusuf Emmi, Katil Osman, Cavit Ağa, Merhum Bakkal Osman Menekşe, Halden Abbekir Emmi, Haminnelerinin sonuncularından Şaziye Anne Çayırağzı’nın büyükleriydiler. Kalem sahibi, bu insanların tasvirini yapmaktan önce ilk olarak onları saygı ile yâd etmeyi bir vazife saymaktadır. Bu insanların yaş itibari ile büyük oluşları o kadar etkilidir ki mahallenin kıdemli sarhoşları Sarhoş Ali Rıza ve Sarhoş Memmed gibi pek tekin olmayan ağabeylerimiz, bu eşhası gördüklerinde esas duruşlarını gösterip yollarına öyle devam etmişlerdir ve bu durum tarafımdan defalarca izlenmiştir. Hele hele çeşme başı sefalarında yakalanmak mahallenin hem kıdemli hem de acemi âlemcileri için felaket anı olmuştur. Ceza çok basit ve etkilidir: Kıdemliler için nasihat! Acemiler için ise yatsı namazında babaya jurnallenmek!

Bizim bir  üst kuşağımız da uygun vakitlerde mahallenin büyükleri olarak nasihatçi   olabilmişlerdir. Büyüklerin erken vakitte uyku ile buluştukları anlarda mahallenin yeni büyükleri Raş Mehmet, Şeriat Cengiz, At Apo, Gol Kralı İlhan-Hacı Kardeşler (Oynadıkları mahalle maçlarında attıkları gollerin çetelesinin tutulması ve mahalle takımından arkadaşların şahitliği ile)  Gatil Serdar gibi ağabeyler akşam ezanından sonra mahallede eve su götürmenin dışında sırf hava olsun diye gezen bir alt kuşağa hiç iyi nazarlar fırlatmamışlardır. Bezgin Seyit, Gordon Memmed, Zeytin İsmail, Gayapa Orhan, Tükrük Necati ve Şarp Sakir ağabeylerimiz yaşayan karikatürler olup mahallenin racon ve kavanin-i mer’iyyesini biz küçüklere uygulamalı olarak öğretmişlerdir. Mahallede kıdem esastır ve bunların hiçbiri yazılı kural değildir. Kıdemin kesin çizgilerine son vererek bütün yaş kuşaklarını bir noktada birleştiren mesele mahalleye yabancıların, aslında bilinmeyen ve tanınmayan kişilerin girmesidir. Mahalleye girenler biz küçüklerin yaşıtları tarafından gerçekleştirilmiş ise kalemize huruç olarak algılanmış ve derhal müdafaa yapılmıştır. Yaşı kâmil bir topluluğun ziyareti ise düğün dernek işlerinin ön hazırlığına delalettir. Hâsılı mahalle bizimdir bizim kalacaktır!

***

Mahalledeki camiler mahallelinin akşam ve yatsı namazlarında toplandığı mekânlardır. Cümle ilk ve orta mektep talebelerini camide toplamanın tek yolu ise Ramazan ve Teravihdir. “Bu dünyaya gelir insan yüzde doksan gafilun / Biz farzı kıldıramak onlar ister nafilun” diyen meczubun işaret ettiği üzere camiler Teravih namazlarında hep dolmuştur. Doluluğun sebepleri basit ama anlatılması hayli müşküldür. Öncelikle talebe arkadaşlarla bir iki akşam teravihe devam edilerek herkese, namaza gidiliyor intibası verilir. Camiye devam edilen günlerde de cemaatin huşu ile namaz kılması kıkırdılar ve kahkahalarla engellenince camiye gidiş amacıyla başlayan evden çıkış hareketleri firara dönüşür ve bu firarlar büyüklerce görmezden gelinir. Böylece Ramazan akşamları daha da zevkli hale gelir. Aktiviteler şunlardır: Kayış Saklamaç ve Uzun Eşek gibi oyunları oynamak, mahalleli içinde en fazla kızan hanenin önünde torpil, çatpat  ve gızgovalayan patlatmak, gizli mahfillerde bol  bol tütün tüketmektir. Lise yıllarında teravihe gidiyorum diyerek gidilen yerler ise kahvehaneler olmuştur.

***

Mahallede; yazılı olmayan, resmiyette hiçbir zaman kabul edilmeyen önemli bir meselede bakkallar arasında yaşanan rekabettir. Ben gözümü Rahmetli Osman Menekşe’nin küçük ve bugünkü süper marketlerin bütün ayrıntılarını içermekle beraber onların hiçbir zaman vermeyeceği sıcaklığı gri ahşap yapısıyla bir anda veren Menekşe Bakkalı’nda açtım. Bakkalımızın akşamları hırsız taifesine karşı muhafazası bile gri yağlı boya ile boyanmış olan beş adet kalın tahta idi. Baki’den alışveriş yaptığınızı ikrar etmeniz ise bir günahı ikrar gibidir. Çünkü Baki demek Tekel demektir. Aşağı tarafta Bakkal Sabri bulunmakla beraber Kaleardı Mahalline hitap eden esas işletme Çekirge Şakir’in bakkalıydı. Bakkaldan çok çeşitli siyasi, içtimai ve sanatsal faaliyetlerin gerçekleştirildiği bu mekândan bir kuşak yetişmiş ve bakkalımız Kültür Bakanlığı tarafından korunacak eserlerden olmayı hak etmiştir. Nitekim işletme sahibi Çekirge kardeşimiz bugün üniversite kürsüsünden bir bakkaldan nasıl akademisyen çıkar dersleri okutmaktadır. Bakkalımızın havasını teneffüs ederek sosyalleşen benim kuşak bir subay, iki akademisyen, sayısı belirsiz öğretmen, çeşitli esnaf ve zanaatkâr ile izi ve ismi kaybedilmesine rağmen meslek başında olduğundan emin olduğumuz hayli bir yekûnla vatana hizmete devam etmektedirler. Bakkaldan yetişenlerin en önemli ortak noktası her yerde ve ortamda çocukluklarının geçtiği Çayırağzı Mahallesi’ni mutlaka hatırlamaları ve anlatmalarıdır.

Bakkalın veresiye yaptığı işlemlerin sağlamasını yaptığı ve müşteride duran küçük defterler vardır. Bu defter veriliş itibariyle bir güven teatisi anlamına gelirdi ki, mahalleye kabulün ve itimat tesis edildiğinin en önemli unsurlarından biriydi. Mahalleye giriş ve kabulün ilk aşaması bakkallardı. Mahalle bir veya iki hanenin değil herkesindi.

***

Mahallenin kuzey ve güney istikametinde ikamet edenler arasında hiç bitmeyen husumete son veren hatta taş savaşlarını bile durduran tek gelişme spor etkinlikleri yani futboldu. Her akşam okul bahçelerinde küçük çaplı kapışmalar olsa da, derbi mücadeleler daha çok Cumartesi sabah seansında gerçekleştirilirdi. Hafta sonu maçlar sabah, öğle ve akşam olmak üzere üç seansta yapılır ve hiç bitmezdi. Bu mücadeleler o kadar ciddiye alınırdı ki büyükler yani üstte ismi yazılanlar bile çaktırmadan maçları izlerlerdi. Bizden bir önceki kuşak futbol konusunda mahallenin ismini Avrupalara dahi duyurmayı düşünmüştü ki Paşa Fabrikasında kamp yapmışlardı. Maçlar stabilize zemin üzerinde yapılıyor, buna rağmen röveşatalar, voleler ve kara lastikli kalecilerin plonjonları eksik olmuyordu. Galibiyet mahallenin yüceltilmesi demekken mağlubiyet ise asla hazmedilemeyerek daha fazla idman ve daha fazla hırsa sebep olan zillet anlamına geliyordu. Hiçbir malzememiz yoktu ama kulüp Liverpool’unkinden daha sadık bir taraftara sahipti. Taraftar aynı zamanda futbolcuydu. 

     Futbol dışında da oyunlarımız vardı. Hepsinin mevsimi vardı ve asla mevsiminden önce oyunlara başlanmazdı. Bir önceki kuşak oyunların nasıl ve hangi kurallarda icra edileceğini dahi tayin etmiş, yaşanan sıkıntılarda hakem olmayı da kendisine misyon olarak belirlemişti. Düzen, yaratıcılığa fazla izin vermiyor ama mutluluğu garanti ediyordu.

***

  Hâsılı mahallemiz insanın içini gıcıklayan duygusal bir şarkı gibiydi; mevkii, insanı, bakkalı ve camisiyle ithal değil, yerli idi. Üretim yaptığı dönemlerde mamullerinin altına Made İn Çayırağzı ibaresini koymuş ve icaz konusunda görevini yapmıştı.