sisler ardındaki anılarla
bir şehre mensup olmak
 

 

                                        


turan karataş

 



       
Peyami Safa’nın bir sözü var, hatırladıkça içimde acı bir poyraz eser, Sivas akşamlarında esen yel gibi. “İnsan yaşadığı toprağa ayaklarından değil yüreğinden bağlıdır.” der, büyük romancı. “O bağ koparsa mutsuzluk kader olur.” Ne yaman mânâ ummanları dalgalanır bu cümlelerde.
        Sözü edilen toprak insanın dünyaya adım attığı, alfabeyi öğrendiği, mevsimleri, soğuğu, ayazı, karı, yağmuru bellediği, aşkı sevdayı hecelediği şehirse, bu bağlılığın ne demek olduğunu anlamış oluruz. Bütün çaba bu bağı koparmamaktır.
        “Kavuşmanın bir çeşididir anmak” der ya Halil Cibran; Sivas’la muarefemiz başka türlü olsa da şimdiki bağımız tam da böyledir. En delişmen, en delikanlı günlerimde tam sekiz yıl cadde ve sokaklarında taban eskittiğim, lokantalarında karnımı doyurup çay ocaklarında içimi ısıttığım şehrimden gurbete düşeli 26 yıl olmuş. Dile kolay. İlk göz ağrısı, gönül aşinası şehirden uzaklarda, yaban ellerde geçen çeyrek asırlık bir ömür. Bu ömrün hâsılası ise bir şehri uzaktan sevmektir. Ona hayalen kavuşmak için türkülerle, şiirlerle onu yâd etmek.
(Hele o türküler yok mu? Yürek kabartan, gönül telini sızlatan Sivas türküleri. Çoğunu ezber edip hoyrat sesimle söylemeye çalıştığım acının, gözyaşının, gurbetin yürek ezgileri. Nerede olursam olayım, ne zaman bir Sivas türküsü duysam burnumun direği sızlar.)
        Sivas deyince, sisler ardındaki zamandan, evvelâ serin servilerin gölgesine muhtaç mezarlığında babamın anamın yattığı zavallı, fakir köyüm yâdıma gelir. Sonra yoksul mevsimlerin yoksun zamanlarında geçen acınası çocukluğum. Sonra anılar, anılar, anılar… Her biri muazzam bir hikâye olacak garip, şaşılası yaşanmışlıklar. Yeniden yaşanması göze alınamayan boz bulanık çay gibi akıp gitmiş yıllar.
        Sivas şehriyle ilk buluşmamız, yıllarca izi bilinçaltımdan silinmeyen bir yolculuktan sonra olmuştur. Bir kamyonun arkasında, Kardaşlar tepesinin bükümlerinden Eğri Köprü’ye, Sultan Şehir’e jet hızıyla inen kamyonumuz. Bu korku filmlerini aratmayan sahnesiyle unutamadığım, korkuyla hatırladığım, nice geceler uykularımı bulandırarak rüyalarıma giren maceradan sonra ilk görüşme. Bu ilk karşılaşmadan zihnimde kalan tek bir görüntü yok.
        Köyümde okulun olmayışı, ilk mektep tahsili için 1969 yılının sonunda beni Sivas’ın yoksul, serin, şefkatli bağrına atmıştır. Her şeye rağmen mutlu bir tesadüftür bu. Aydoğan Mahallesi’nin mezarlığına sırtlarını dayamış küçücük bahçeli küçük evlerinin mütevazı yaşamalarına karışmış oluyorum böylece. Onların birinin bitişiğinde iğreti duran, bir ur gibi kambur gibi yenicik eklenmiş bir odacık. İçinde bir ana iki oğul. Okumak uğruna, henüz çamur sıvası kurumamış, bu yüzden soba yanınca terleyen, sönünce takır takır buz tutan bu dört duvar arasında geçen sancılı günlerin Sivas’ı bir çocuğun zihninde ne bırakmıştır? Ağır geçirilen bir suçiçeği ve kulak zarında büyük bir tahribattır en çok hatırlanan, yaşadıkça unutulmayacak olan.
        Şunları da unutmadım; avucumun içinde saklayarak utana sıkıla götürdüğüm yumurtayla somun takas eden Bakkal Kadim amcayı, tombulca çehresiyle oğlu Bayram’ı… Vali Varilli İlkokuluna günde iki defa yürüyerek gidip gelirken üzerinden geçtiğim eğreti tahta köprüyü; altında akıp akmadığı ve su mu irin mi olduğu fark edilmeyen bir mayinin yatağı olan Pünzürüğündere’yi. (Bu derenin yerinde şimdi apartmanlar sıralanmış olmalıdır.) Bu gidişlerin çoğu bir korku yolculuğuna dönüşürdü; üzerinden geçtiğim köprü ve Çavuşbaşı’nın afralı tafralı, dövmeye dövüşmeye hazır azgın çocukları yüzünden…
        Unutamadığım iki şey daha var. Biri akşamüzerleri maltız kokularının yemek kokularına karıştığı sokağımız, diğeri dört mevsim durulmayan sularında bir kerecik çimdiğim Kızılırmak. Bir şehre simge olmuş Kızılırmak nasıl unutulur ki? Çocukluğumun Sivas’ının bu bohçası içinden, yanılmıyorsam yazlık olan Tan Sineması’nda izlediğim ilk kovboy filmini, her gün giymek zorunda kaldığım dizleri yamalı pantolonumdan ve ayağımı buz kestiren lastik ayakkabılarımdan beni kurtaran ismini unuttuğum sevgili öğretmenimi de bulup çıkarmalıyım.
        İlkokulun bu ilk yılından sonra Sivas’la aramıza dört yıllık bir ayrılık girecektir. 1975 yılında geldiğim Sivas’ın çehresi elbette değişmiştir ama bu yıllardan benim zihnimde kalanlar daha kanatıcıdır. Uzak akrabadan birinin evinde bir yıllık “sığıntı” hayatından sonra tam altı yıllık bir azap gibi telakki ettiğim parasız yatılılık günleri… Pencereleri yer seviyesinde olan bodrum yatakhaneleri… Yetmişli yılların Sivas’ında ergenliğini bir yatılı mektebin bodrum katındaki yemekhane ve yatakhanelerinde geçiren biri için hatırlanacak pek fazla iyi şeyler bulunamaz. Taşlanan camlar; öldürülen civanmert bir öğretmen… Birbirine düşman gençler; kötü günler, kara yıllar; gidip gelmeyesice…
        Bu buz gibi kapkara günlerin içimi ılık ılık dolduran nadide anlarından biri, çok zaman gece mütalâalarından kaçıp sığındığım Uzunyayla Kıraathanesi’nde geçirdiğim saatlerdir. Rahmetli Mahmut Kalfa’nın masasında bedavadan içtiğim o nefis çaylar. Göz ucuyla seyredip içimin aktığı oyunlar. Yine rahmetli Mahmut Ağabey’in himmetiyle yiyip tadını unutamadığım, Dönerci İbo’nun nefis dönerleri. Bu kıraathane ve Dönerci İbo hâlâ yerlerinde midir? Sattıkları çaylar ve dönerler acep eski tadında mıdır?
        Okul kapılarında satılan ve tadına bir türlü doyamadığım ekmek ayvalarını da buraya dercetmeliyim. Her seferinde salya sümük seyrettiğimiz Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses filmleriyle sinemalar, zihnimdeki bulanık fotoğraftan belki renkli bir köşe teşkil edebilir. Esen, Omay, Yalçın, Yıldız, Arı sinemalarının adı kalmış zihnimde. Sahi, şimdi Sivas’ta kaç sinema salonu vardır?
        Diyeceğim, bir şehre mensup olmak, oranın nüfus kütüğüne kayıtlı olmaktan fazla bir şey ifade etmelidir. Onunla hemhâl olunan ânların zihindeki hülyalı fotoğrafıdır bizi ona bağlayan. Orada yaşamışlığımız, her adımda zihnimize hücum eden hatıralar. Ân ân, sahne sahne, hafta hafta, yıl yıl ömrümüzü ören taşların bir şehirden devşirilmiş olmasıdır bizi ona mensup eden, bizi onunla hemhâl, hemdert ve dahi ona hasret kılan.