benim sivasım
tuncay sandıkçı
“Filan şehir, falan şehir nasıldır?” diye sorulduğunda hemen hemen bütün şehirler için akla ilk gelen kalabalık bir cadde, bu caddelerde birbirine dayanmış yüksek binalar ve bu binalara göre inşa edilmiş bir hayat akışı. Yine akla gelen arzu edildiğinde “kaçılabilinecek” yeşillik bir alan. Ya da tarihî binalar, camiler… Devlet daireleri…
İşte benim Sivas’ım bu değildir. Benim Sivas’ımda caddeler yoktur, binalar yoktur, ev vardır. Park yoktur, dağ orman vardır. Süs köpeği yoktur, koyunların etrafındaki Kangallar vardır.
Her hikâyenin bir müsebbibi vardır ya, bu hikâye de bir gazete köşesinde başlar. Merakla beklenen pazartesi, perşembe ve cumartesi günleri. Bir ‘Kültür-Edebiyat’ köşesiydi bu. Şehre ve Sivas’a dair ilk izlerin müsebbibi, yazarı Sivaslı olan o köşeydi. Beş Şehir yazarına nispeten Altıncı Şehir tek başına, Deli Dumrul cesaretiyle ve bir o kadar da bizden biri olarak çıkmıştı karşımıza.
Askerlik temel eğitimini aldıktan sonra ‘asker öğretmen’ olarak görev yapacağımız yerleri merakla bekliyorduk ki tayin yerimi duyduğumda ilk aklıma gelen o köşe oldu. Tayinim asker öğretmen olarak Sivas’a çıkmıştı. Demek Altıncı Şehir bana kapılarını böyle açacaktı!
Peşinen söylemeliyim ki bu satırların yazarı bir Çalıkuşu değildir; fakat hikâyenin kendisi ve içindekiler ‘taşra’ dediklerinin nasıl bir şey olduğunu kahramanına gösterecektir. Bir “şehir” beklerken karşıma dağıyla taşıyla bir “dünya” çıkıvermişti.
Sivas’ın bir ilçesinin dağ köyüne çıkmıştı tayinim. Sivas benim karşıma ‘şehir’ olarak değil de ‘dağ, tepe’ olarak çıkıyordu. İlçede köy minibüsünü ve şoförünü bulduktan sonra şehirle bağımı bu kutsal adamın sağlayacağını anlamıştım. Sadece şoförü değil minibüsü de kutsal sayılırdı. Şoförün adı “Hacı” idi. Bulutların, dumanların arasından (Ben muhayyilemde o dumanların bulutların arasına kurtları da koyuyordum.) pervasızca geçen kırmızı minibüsümüz beni Sivas’ıma götürdü. Bu köy ve çevresi “benim Sivas”ımdı.
Yıkılma ihtimali olduğu için oturulması yasaklanmış okul lojmanı kapanın elinde kalmıştı ve başımı sokacak bir evi İstanbul göçmeni bir köylüden kiralayarak bulacaktım. Sivaslıların İstanbul’daki yoğunluğu bu köyden de belli idi. Evlerin çoğunun kapısına kilit vurulmuştu. Bu Sivas’ın, Sivaslının kaderi miydi?
Sonbaharın sıcak günlerinde ben Sivas’ın soğuğundan korkmamıştım ama millette garip bir kış telaşı vardı. Evin altındaki tezeklerin kokusuna alışmakla meşguldüm ben. Bu tezek dedikleri şeyin Sivas köylüleri için ne kadar önemli olduğunu bizzat tecrübe edecektim. Soğuğun Erzurum’da nam salıp Sivas’ta kendini gösterdiği o günlerde hazırlıksız yakalandığım bir gece o tezeklerin de ‘kutsal’ olduğunu düşünmedim değil. Tezek odun gibi hemen sönmüyordu ve kömür gibi adamı zehirlemiyordu! Odunu bol Karadeniz’imizde tezek yakanlara nasıl tepeden baktığımızı hatırladıkça utanmış, tezek gibi kızarmıştım.
Bu Sivas’ın köylüleri ‘candan’ insanlardı. Anadolu köylüsünün o bildik tatlarını bana onlar gösterdi. Hiç tanımadığım, görmediğim ve merak ettiğim bir kültürün içindeydim. Ramazan’da oruç tutmayan Alevi komşularımın iftar vakti yaklaştığında, iftar soframa getirdikleri sımsıcak, dumanı tüten köy ekmeğinin tadı hâlâ damağımdadır. Yüreğimin sıcaklığı da daim kalmıştır. Yoğurdu yumurtayı da ‘çarşı’ olmadığından komşularımdan alırdım.
Benim ahşap konağın tuvaleti balkonundaydı. Tuvaletimizde ahşaptan yapılmıştı ve tahtaların arasından evin karşı caddesi görünüyordu. Uzun bir süre her tuvalete gidişimde insanların beni gördüğünü düşündüğümden (Çünkü ben onları görüyordum!)orayı kullanamadım. Elbette su sıkıntısının yaşandığı bu uzak köylerde yaz aylarının kokusu düşünülerek tuvalet evin dışına yapılmıştı.
Köyümüze arada sırada bizi teftiş için müfettişler de gelmiyor değildi. Sabahleyin ilkokullar, öğleden sonra ortaokullar ders yaptığından ben öğleden sonraları okula gidiyordum. Köyüme o kadar alışmıştım ki, öğleye kadar boş durmuyor köylülere yardım ediyordum. Ben komşumun yüz otuz beşlik Massey Fergisonuyla çift sürerken o önümden arkamdan tarladaki taşları topluyordu. Müfettişlerin yol kenarındaki tarlada çift süren takım elbiseli, kravatlı adamı gördüklerinde hakkında ne düşündüklerini merak etmedim değil.
Benim için Sivas buydu ve ben bunu kabullenmiştim. Komşularım da beni kabullenmiş, biraz da şaşırmışlardı.
Dersten sonra öğrencilerimle top oynadığım boş araziden yaşlı komşumuz kovmuştu bizi. Kadının bizi o boş araziden- hem de sahibi benim İstanbul’daki ev sahibimdi, dolayısıyla benim sayılırdı- niçin kovduğunu bahar geldiğinde anladım. O arazi aslında madımak tarlasıymış. Köyün bütün kadınları Sivas’ın meşhur madımağını toplamak için benim top sahasında toplandı daha sonra. Biz de çocuklarla kendimize madımak tarlası olmayan başka bir saha bulduk.
Bu uzak dağ köyünde zaman geçmek bilmiyordu. Hafta sonları bizim Hacı’yla şehre gitmemişsek kendimize uğraşlar arıyorduk. Kitap okumanın dışında pek yapacak bir şey yok gibiydi. Komşum Harun Ağabey’le birlikte dağa çıkıyordum zaman zaman. İki köpeğinin baktığı büyük bir koyun sürüsü vardı Harun Ağabey’in. Baharda kuzuların annelerini emmeleri için ben de yardım ediyordum ona. Kuzularla koyunların kavuşması görülmeye değer şeydi doğrusu. Sivas koyunu bizim Karadeniz’deki koyunlardan farklıydı. Daha uzun kuyruklu ve daha büyük.
Anadolu trajedilerle doludur. Bunları şehirlerden görmekse zordur. Trajedinin kimin kapısını çalacağı bilinmez ama Harun Ağabey’in ailesinin kapısını çalmıştı. Evleri tam evimin karşısındaydı. İlk geldiğimde iki adamın sürekli benim evime bakmalarından rahatsız olmuştum. Biri bakıp bakıp gülüyor diğeri ise daha ciddi ve sessiz bekliyordu. Bir zaman sonra bu iki adamın Harun Ağabey’in kardeşleri olduğunu öğrendim. Biri on iki yaşındayken göz damarlarının kurumasından dolayı kör olmuştu. Başarılı bir öğrenci imiş. Diğeri de beyni gelişmediği için hep iki yaşındaki çocuk zekâsıyla kalmıştı. Biri diğerine göz oluyor diğeri ise ona akıl oluyordu. Evin bütün yükü Harun’daymış ki kader bu sefer bir acı daha vermiş. İkiz çocuklarının doğumu sırasında Harun’un hanımı vefat etmiş. İkisi oğlan üç çocukla Harun da öylece kalmış. Çocuklar benim öğrencimdi. Zaman zaman ziyaretlerine giderdim. O sene onlar bana sarıldı, ben onlara sarıldım. Harun Abi ve ailesi görevim bitip evi toplamaya başladığımda benim gibi ağladılar.
Evim boş kalmazdı o köyde. Ben de bir hane olmuştum. Zaman zaman birkaç adam yanıma gelip bilgisayarı gösterip “Bizim türkülerden çal hoca!” derlerdi. Ah Sivas türküleri! Kendi yerinde daha bir güzeldir türkülerimiz.
Her şeyin aslı, doğalı güzel oluyor ya, Sivas’ın bu uzak köyü de doğal kalmıştı işte. Sivas’ı bu köyden tanıdığıma pişman olmadım.
Sivas’ı benim dünyama sokan o köşenin yazarına da bir mektup yazdım. Köye davet ettim. Tanışmıyorduk elbette ama benim için Sivas adına sembol olmuş yazara mektup yazmazsam hayatım boyunca pişman olabilirdim. Bir gün muhtarın evinden aradılar. Ahmet Hoca aramış beni ama ben Ahmet Hoca diye birini tanımıyorum. Telefon numarası bırakmış. Ahmet Hoca’nın bizim köşenin sakini olduğunu o zaman anladım ve hayatımdaki nadir heyecanlarımdan birini yaşadım. Telefon ettim kendisine. Bir sonraki gün gelebileceğini söyledi. Hazırlıklara başladım. Eve biraz çeki düzen vermem gerekiyordu.
O cumartesi sabahı Sivas’ın o yolları berbat olan dağ köyüne altı en alçak modellerden beyaz bir araba girdi. Dört kişilerdi. Ben de öğretmen arkadaşları toplamıştım. Onu gördüm. Hani yazarımızı gördüğümüzde büyünün kaybolacağı söylenir ya öyle olmadı. O ahşap evin balkonunda bir 15 Mayıs günü çay içtik. Kendisine çayın yanında sadece çökelek ikram edebildim ki, mektubumda şayet gelirse iki de ekmek getirmesini rica etmiştim! Ben şaşkın, mahcup; arkadaşlarım şaşkın mektupla davet ettiğim ve davetimize icabet eden yazarımızı ağırlamaya çalıştık. Mütevazılığından doğallığına, sevgiye saygıya layık bir adamdı.
O altı alçak arabanın köprüsü selle yıkılmış olan dereyi nasıl geçtiğini de hâlâ merak ederim!
Daha sonraları Sivas şehir merkezini, medreseleri birkaç defa gezme fırsatı buldum. Münevverlerinin oturduğunu düşündüğüm, bol gazetelerin okunduğu çay ocaklarında köşe yazıları okudum. Ahmet Hoca’ya iade-i ziyarette bulundum ki muhteremin etrafındaki güzel insanları da gözlemledim.
Ne o dağ köyünü, ne Harun Abi’nin ve ailesinin trajedisini unuttum.
Sivas’ı ve Sivaslı yazarımı uzaktan takip ediyor, bana yaptığı mektupla davetime icabet jestini hiç unutmuyor ve hafızamın en güzel, en değerli ‘köşe’sinde tutuyorum.
Benim Sivas’ımı o köy ve hatıralarım imar ediyor.
Demek ki şehir sadece sokak, bina, asfalt yol demek değilmiş. Şehir hatıra demekmiş, hayat demekmiş, toprak, dağ demekmiş aynı zamanda. Şehir kişi için anlamı olan yermiş. İşte o zaman bir kimliğe bürünüp benim, senin oluveriyormuş şehir.