duvarın ardındaki fevkalâde sıradanlık
tekin şener
Sivas’a dair yazmak, benim için 3 yıldır mesleki bir rutin haline geldi. Kuruluşundan bu yana mutfağında yer aldığım Hayat Ağacı dergisinde, Sivas hakkında yüze yakın yazı elimden geçti. Bizzat yazdığım onlarca yazıyı da imzalı veya imzasız yayımladım. Yine bu süre zarfında, Sivas hakkında nostaljik denemelerden oluşan bir kitabın editörlüğünü yaptım. Bu sayede, Sivas muhabbeti ve özlemiyle dolu kırk kadar metni de yayına hazırlamış oldum.
Bunlardan bahsetmemin ve yazıya böyle bir giriş yapmamın bir sebebi var elbet… Son üç yıldır, Sivas’ın nasıl bir medeni birikime sahip olduğunu, tarihi derinliğinin ve kültürel zenginliğinin çeşitli yüzlerini anlatan metinlerle haşır neşirim. Bizzat kaleme aldıklarım da dâhil, Sivas’ı olumlayan, onun “kadim şehir” özelliğine vurgu yapan metinlerdi bunlar. Elhak isabetliydiler; yanlış, yalan bir tarafları yoktu. Lâkin mezkûr metinlerle meşgulken, mevzua dair sık sık bir tamamlanmamışlık, noksanlık hissine kapılıyordum. Sühan’ın sivil atmosferinde daha az noksan, daha tamam ve daha sevimsiz bir yazı deneyerek, yaşadığım şehre olan sorumluluğumun kalan kısmını yerine getirmeye çalışacağım. Sivas’a sevgiyle yaklaşmak, onu övmek ve güzelliklerini göstermek sorumluluğun bir yarısıysa; onu kritik etmek, yaşanan gerçekliğini tesbit etmek diğer yarısıdır. Bu sorumluluk, bir şehre ait olmanın, kendini o şehirden saymanın getirdiği sahiplenme duygusu ile ilgilidir.
oblomov aramızda
Şehir dışından Sivas’a geldiğim ilk gün benim için sıkıntılı olur hep. Pazartesi sendromuna benzer bir hal yaşarım bu ilk Sivas günlerimde. Sokakta yürümenin zorluğunu bir yana bırakın, insanların ağırkanlılığı -yoksa miskinliği mi demeliydim- sair zamanlardan çok daha fazla batar bu ilk günlerde. Bitirilecek bir işi, yetişecek bir vakti ve hiç mi hiç acelesi yokmuş gibi davranan insanların bu yavaşlığı beni önce şaşırtır sonra kızdırır ve nihayet herkes gibi içine alır. Şehrin şebeke suyuna kazara müsekkin karışmış olabileceği düşüncesine bile kapıldım. Şüphelerimi birkaç defa arkadaşlara duyurmama rağmen pek ciddiye alınmadım. Çaresiz, “ilk gün”lerin taaccübünü bir an evvel üzerimden atıp bu ağır ritme kendimi uydururum, her seferinde. Bunda gayet başarılı olduğumu söyleyebilirim. Eee, bu sükûnette bir hikmet olabileceği ihtimali de pek yabana atılamaz hani! Ne demişler? Erişir menzili maksuda aheste giden…
Ne var ki bizim ahesteliğimizin acıklı bir yanı var. Bizi hangi menzile götüreceğini, daha doğrusu bir yere götürüp götürmediğini bilemiyoruz. Bizi üretmeye ve yeni ufuklara açılmaya zorlayacak bir dinamizmden yoksunuz. Enerjik bireylerin, cevval adamların pek durmadıkları bir şehirdir Sivas. Onlar şanslarını ve geleceklerini başka şehirlerde arıyor; enerjilerini, girişimlerini diğer şehirlere taşıyor. Sivas’ta yaşamaya devam edenler, bu ağır tempoya alıştıklarından buradadırlar ya da gitme zamanını kolluyorlardır. Evet, Oblomov’un kendini pek yabancı hissetmeyeceği bir şehir burası… Bunun kendiliğinden kötü bir durum olduğunu düşünmüyorum. Nasıl ki, büyük şehirlerdeki tempo, hayatın sür’atli akışı insanların mutluluğunu garanti etmiyorsa, Sivas’taki görece sükûnet bazı erdemleri saklıyor ve yaşatıyor olabilir. Hatta bu yavaşlık, modernite dışı fakat ondan daha insanî olabilir. Bunlar bambaşka mevzular. Biz burada şu tesbiti yapıp konuyu kapatalım. Sivas’taki şehir hayatını kuşatan ataletin kaynaklandığı ve de desteklediği hâl şudur ki; Sivas beşeri zenginliğini, zinde gücünü günden güne yitirmektedir. Ölçüleri ve ufku itibariyle dar bir alana sıkışmıştır. Ne zaman ki iyi yetişmiş, girişimci, kalifiye evlatları hayatlarını kendi şehirlerinde kurmaya karar verir, o zaman Sivas sahip olduğu medeni birikimi ve kültürel potansiyeli hayata geçirerek büyük hamleler yapabilir.
bildiğiniz gibi değil
Şehirler de insanlar gibi karakter sahibidirler. Baskın ya da zayıf, renkli ya da silik karakterleriyle birlikte var olurlar, diğerlerinden ayırt edilirler. İnsanın karakteri; davranış tarzıyla, huyları ile görünür hale gelir. Şehrin karakterini gösteren ise fiziki ve mimari yapı ile şehir sâkinlerinin müştereken oluşturdukları kültür ve davranış biçimleridir. Mekânda ve zamanda kendi şahsiyetini yükselten şehirler, insanlık tarihinin medeni sayfalarının yazıldığı ve yaşandığı yerlerdir. Her şehir, sayısız küçük hikâyeden oluşan bir tarihe, zaman içinde tekrarlana tekrarlana yerleşen alışkanlıklara, yıkıla yapıla bugüne ulaşan bir mimariye sahiptir. Bunlar bir şehri karakterize eder, ona şahsiyetini verir. Şehrin hafızası, kültürü, mimarisi, o şehirde kurulan dünyanın, yükseltilen hayatın temel taşlarıdır. 21. asrın başlarında, hayat tarzlarının tekdüzeleştiği, insanlığın topyekûn standart bir uygarlığa sürüklendiği, dolayısıyla da şehirlerin karakterlerinin giderek silikleştiği bir medeniyet krizini yaşıyoruz. Fakat bu tamamen ayrı bir konu ve Sühan bir gün “şehir” meselesine el atarsa, uzun uzadıya tartışılabilir.
Biz dönelim asıl mevzua… Şehirlerin karakterlerinden söz açmamın sebebi, Sivas’ın karakteri ve bu karakteri dokuyan hâkim davranış tarzları üzerine söyleyeceklerime zemin hazırlamaktı. Şu tesbitle girelim bahse: Sivas kadar sürprize açık, kendisiyle ilgili hükümleri bu derecede boşa çıkartan ve ancak yakınlaştıkça kendini ele veren pek az şehir vardır. Sivas üzerine söz söylerken yanılma ihtimalinin yüksekliğini akıldan hiç çıkarmamak gerekir. Şimdi bu ihtimali de göze alarak tekrar söylüyorum; Sivas, mutlak ifadelere, kesin tanımlamalara sığacak bir şehir değildir. Bugününe ve yarınına dair kurulan illiyet bağlarını çözüp atma ihtimali her zaman için mevcuttur. Şu sıralar Sivas’la ilgili en çok duyduğum ve artık yalnızca istihza ile karşıladığım söz şu: “Aa, Sivas çok güzel bir yer, hiç de bizim bildiğimiz gibi değilmiş, bayağı da gelişmiş yav…” Doğrudur Sivas sizin bildiğiniz gibi değil, benim de…
Sivas öyle bir şehirdir ki, kendisine karşı önyargılarla örülen duvarları aşmaya tenezzül bile etmeyip, o duvarların arkasında kendi sıradan gerçekliğini yaşamaya devam etmiştir, etmektedir. O gerçeklikte bir gizem, bir hikmet aramak boşunadır. Sivas’ın sıradan gerçekliği, gündelik yaşantısı Türkiye vasatından pek farklı değildir. Mamafih Sivas, sıradanlığını sıra dışı bir şekilde yaşamaktadır. On küsur yıldır üzerine yapışıp kalan kara imaja kayıtsız kalarak, onu görmezden gelerek kendi ritmini devam ettirmektedir. Bu kayıtsızlık farkında olmamak ve ağırlığını hissetmemek anlamına gelmiyor tabi ki. Bu ağırlık, sosyo psikolojik bir birikime sebep olur da ileride Sivas’ın başına yeni işler açar mı, bilmiyorum. Aklı yeten Sivaslıların bu konuda kafa yormaları, Sivas’a dışarıdan, bazen tepeden bakanların daha içeriden ve anlama çabasıyla yaklaşmaları gerekiyor.
Sivas’ın yaşadığı fevkalade sıradanlık, onun her zaman şaşırtan, sürprize açık karakterinin eseridir. Sivas’a bu karakteri, tipik insan davranışlarında gözlemlenebilen irrasyonel eğilimler ve tercihler vermiştir. Rasyonel bir hesaba dayanmayan, öngörülemeyen davranış biçimleri Sivas’ın gidişatında ne yazık ki belirleyici olmaktadır. Ne demek istediğime birkaç örnekle açıklık getireyim:
Sivasspor 15 yıla yakın 3. ligde ilçe hatta köy takımlarıyla aynı gruplarda mücadele verdi. 1999–2000 sezonuydu galiba 2. lige çıktı. O sezon Sivas bir futbol şehriydi; her yerde bayraklar asılmış, şehir bu büyük başarıyı kutluyordu. Takım 2. ligde birkaç sene sallandıktan sonra 2002–2003 sezonunda şampiyonluğa oynadı; Sivas’taki coşkuyu görmeliydiniz. Şehir tek yürek olmuş takımını destekliyor, deplasmanlarda ev sahibi takımdan daha fazla Sivaslı taraftar oluyordu. Nihayet 2004–2005 sezonunda gelen şampiyonluk… Aynı hava devam ediyor. Sivasspor’un İstanbul’daki maçlarına 40 bin Sivaslı taraftar gidiyor. Peki, 1. ligde ne oldu, dersiniz? Bırakın deplasmanlardaki maçları, evindeki sıradan maçları, içeride Fenerbahçe’yle, Beşiktaş’la oynadığı maçlarda, 5, 10 Liraya bilet satılmasına rağmen tribünler tam dolmadı. 3. ve 2. liglerde yıllarca takımını aslanlar gibi destekleyen Sivaslılar, 1. lig takımlarını seyretmeye gitmediler…
Sivas dâhilinde, yakın zamanlarda iki üç sektörde ortaklıklar oluşturuldu; fabrikalar, atölyeler kuruldu. Kurulan işletmeler birkaç sene içerisinde toparlanıp kayda değer bir üretime başlamışlardı ki, istisnasız tamamı bölündü. Ayrılan ortaklar aynı iş kolunda rakip işletmeler kurup yollarına devam ettiler. Bunlardan bazıları tekrar ayrılarak üçüncü ortaklıklarını kurdu. Bu şekilde “sektör duayenleri” ortaya çıktı. Neticede birbiriyle didişen, verimsiz, bölüne bölüne küçülen işletmeler, Sivas ekonomisinin genel manzarasını belirledi…
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Sivaslılar bunlara yakın ve uzak çevrelerinden daha onlarcasını ekleyebilirler. Yıllardır sohbetlerinde, “Kayserililerin ne kadar akıllı adamlar olduklarını, işlerini bildiklerini” anlatan hemşehrilerim, bu irrasyonel davranış kalıplarını “mertlik” yakıştırmasıyla savundular. Bakalım mertlikte daha ne kadar devam edebileceğiz? Doğrusu pek de rasyonalist ve terakkiperver birisi değilim. Sivas’ın bu sakin irrasyonelliği beni o kadar da rahatsız etmiyor. Fakat mesele benim gibilerin rahatı değil, bu durumun ne kadar sürdürülebilir olduğudur.
Sivas’ın yukarıda resmetmeye çalıştığım şehirli karakterine, “taşralı dar çevre alınganlığı” diye tanımladığım bir ruh hali eşlik etmektedir. Kendi dar çevrelerinde “huzur ve güven içinde” yaşayıp giden insanların, gündelik ritmlerini ve zihin konforlarını bozacak her türlü etkiden huylanmaları ve onlar karşısında dengesiz tepkiler geliştirmeleri demektir taşralı dar çevre alınganlığı… Sivas’ın geleceğine dair iyimser olabilmemizin ilk şartı bu ruh hâlini aşmaktır. Alınganlık psikolojisi taşralılığı besler, kendi kabuğu içinde debelenmeyi getirir. Sivas için umutlarımızı taze tutmanın yolu, taşralı dar çevre alınganlığının yerine; kendine güvenen, dışarıya açık, kadim geçmişi ve kültürel kökleriyle irtibatı sağlam bir zihniyetin yerleşmesinden geçiyor. Sivas’ta böyle bir damarın varlığını da teslim etmemiz icab eder. Sühan ve Hayat Ağacı dergileri, bu dergilerin çevresinde toplanan okuryazarlar bu damarı hâlen canlı tutuyor.