türkiye’nin altıncı şehri
şeref yılmaz
Hüseyin Kaya’nın, Sühan dergisi için Sivas yazısı isteyeceği zamana kadar Sivas ile ilgili yazı yazmak aklımdan geçmemişti.
Hüseyin Kaya’ya dedim: “Gitmişliğim, görmüşlüğüm olmayan bir yerle ilgili ne yazabilirim?”
“Önemli olan görmeden yazabilmek… Edebiyatçının farkı burada…” dedi.
Ne dediysem anlatamadım. Yazmaya mecbur değil, mahkûm oldum. Körün, fili tarif etmesi gibi bir şey olacak demek ki bu yazı… Her kör bir değil elbette… Bazı körler yolda zor yürürken bazıları araba bile kullanıyor. Sivas’a dair iki kelâm etmek vacip oldu.
Sivas hakkında okuduğum ilk kitap“Altıncı Şehir” idi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” isimli deneme kitabından mülhem, Ahmet Turan Alkan da “Altıncı Şehir” isimli deneme kitabını yayımlamıştı. Sivas’a dair bu kitapta okuduğum bilgiler, bugünkü gibi aklımdadır. Kitabın üslûbundaki titizlik ve güzellik, belki de şuuraltımda Sivas’a bir ilgi oluşmasına vesile oldu. Gezip görmüşlüğüm olmasa da bu şehre dair malûmatım var. Hatta “Milli Şef” döneminin Sivas’ını idrak etmiş kadar bilgi sahibi olduğumu da söyleyebilirim. O dönemdeki sinemalar, kadınlar hamamındaki maceralar, sünnet törenlerinde yaşanan trajikomik olaylar ve radyonun saltanatı, bu malûmatlar cümlesinden addedilebilir.
Sivas, Kurtuluş Savaşı yıllarında önemli kararların alındığı bir merkez olmuştur. Bu kararlar, Cumhuriyetin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Sivas, bunun yanı sıra bana biraz da şair ve evliya yatağı gibi gelir. “Ruhsati, Mesleki, Minhaci” gibi halk şairlerine “Abdülahad Nuri” gibi, Halveti tarikatına bağlı tekke şairlerini de ilave etmek gerekir. Dedesi Sivas müftüsü olan bu zatın dayısı, Sultan III. Mehmed’in İstanbul’a davet ettiği Abdülmecid Sivasi’dir. Hafızam beni yanıltmıyorsa Peyami Safa’nın “şair-i maderzat” namıyla anılan babası “İsmail Safa” da bu şehirde metfun… Hem de “Garipler Mezarlığı”nda… Sürgün olarak geldiği bu şehrin sert iklimine dayanamamış ve burada vefat etmiş... Tıpkı Ziya Paşa’nın sürgünden geri dönemeyip Adana’da vefat ettiği gibi… “Devr-i sabık”taki Sivaslı “şuara” zümresine, halk şiirinin son büyük temsilcilerinden olan Aşık Veysel ile günümüz şairlerinden Yavuz Bülent Bakiler de dâhil olmuştur.
Sivas adı, Timur ile anılmıyorsa da bu ismi çağrıştırıyor. Sivas’ın sırtında bir kambur gibi duran bu talihsiz tarihi hadise, Osmanlının izzet-i nefsi için de ciddi bir imtihan olmuştur. Timur ile Hoca Nasrettin arasındaki fıkraları birçok kez dinledim ama Hoca Nasrettin’in Sivas’ta ne işi olduğunu hâlâ anlayamadım. Bu talihsiz olay da ak ile karanın ayrılmasına katkıda bulunması bakımından önemlidir. Timur’a yaranmaya çalışan tipler, halk nazarında “mücrim” damgası yemiştir. “Kılavuzu Timur olanın koku alma uzvu” hakkındaki yorumu Sivas halkına bırakarak bu bahsi geçmek en isabetli yol olsa gerek.
Sivas’ın “Kangal”ını zikretmek zorundayız. “Kangal”lar, hafızasında en fazla “komut” tutan, sahibine ve görevine en sadık köpekler olarak ün yapmışlardır. Kurt köpekleri dâhil, sürüye saldıran kurdun hakkından gelebilen, “Kangal”dan başka bir köpek yeryüzünde görülmemiştir.
Sivas’ın, türküleriyle de meşhur bir şehir olduğunu söyleyip geçelim. Sivas, yerel kullanımlar açısından da oldukça “münbit” bir yer. Derleme ve tarama sözlüklerine bu yönüyle büyük katkılar sağladığını söyleyebiliriz. Bu kullanımları zaman zaman en orijinal ve çekici hâliyle, Berat Demirci Usta’nın kaleminden çıkan yazılarda görmek mümkün… Berat Demirci, Ahmet Turan Alkan gibi deneme ustalarının yaşadığı bu şehir, taşrada edebiyatı ve sanatı ayakta tutmaya çalışmasıyla da takdiri hak ediyor. Her sayısı ayrı bir özel ve güzel olan Sühan dergisinin de burada “neşet” edip burada yaşamakta olduğunu yeri gelmişken hatırlatalım.
Sivas’ın, demir yollarıyla bağlarının neden bu kadar güçlü olduğunu hep merak etmişimdir. Gerek Ahmet Turan Alkan’ın “Altıncı Şehir”inde gerekse Berat Demirci’nin “Hançeremizdeki Harita”sında bu noktaya özellikle dikkat çekiliyor… Bu şehrin, demir yollarıyla güçlü bir kader bağının olduğunu düşünüyorum.
“Sivas’ın kışı sert olur.” ifadesi, zihnimde yer etmiş bir hükümdür. Bunun sebebini bilemiyorum ama doğruluğunu biliyorum. Kışın rengi “kara”ya dönmedikçe, kar diz boyuna gelmedikçe, abdest suyu insanın üzerinde donmadıkça, Sivas’ta kış yaşanmış sayılmaz. “Karakış, zemherir soğuğu” gibi tabirleri en çok bu şehre yakıştırırım.
Sivas, kültür ve edebiyata katkıları yönüyle Türkiye’nin altıncı şehri olmaya namzet görünüyor. Bu şehirde, dar da olsa, bir edebi muhitin varlığı hissediliyor. Bu çevrenin genişlemesi, yayılması ve güçlenmesi hepimizin arzusu ve temennisi… Ustalar var oldukça şiir ve edebiyat da varlığını hissettirecektir. Biz bu yazıda el yordamıyla yola çıktık ve bazı çağrışımlarla yürümeye çalıştık. Edebiyat zaten biraz da çağrışım demek değil midir?