şairlerin işleri dil ile alakalıdır elbet
nurettin durman
Evet; evet Moğol istilası gibi bir istila lazım gelirdi artık. Bunun lamı cimi yoktu. Bu kadar başıboşluk, ve ayrıca bu kadar boş lafazanlık yeterdi de artardı bile artık. Hemi de çok zamandır düşünüp durmuştu ne olacaktı bu Türk şiirinin hali?.. Bu mugayir ipe sapa gelmez herzeleri yiyenlerin yaptıkları ne olacaktı?. Hani bir işe yarasa bir yaraya merhem olsa bir derde deva olsa gam yemezdi. Ama o gamlı baykuş gibi düşündü taşındı, dersini bitirdikten sonra şöyle bir Buruciye Medresesi’nin önünden geçeyim dedi. Hemi de sevaptır, ecdadın bıraktığı mirası temaşa etmek, tekrarından tekrarına ziyaret etmek lazımdı. Gelenekler önemliydi elbet. Ne yapsın dı başkaca da; meydana çıkıp Kadı Burhaneddin gibi kılıç mı sallasaydı. Hani doğrusu Kadı da Kadıydı ha! Elinde kılıcı koltuğunun altında Divanı, ta oralara kadar gelmişti. Sahi o ne celadet o ne maharet o ne kuvvet idi yaRabbi. Kılıç ve şiir. Kılıç ve şiir birer yoldaş olmuşlar fetva irat edip çıkmışlardı yola. Yol ki ne yol.
“Sivas, 1175'te II. Kılıçarslan tarafından kesin olarak Selçuklulara bağlandı.” Yürümeye devam ederken düşündü bunları. Bir de yazacağı haftalık dergi yazısının ana hatlarının çatısını kurmaya çalışır gibi yaptı. Vaz geçti. Çatıya gerek yoktu çünkü. Önemli olan temeldi. Temel sağlam olmalıydı. Bu hakikati hiç kimse ne inkâr edebilirdi ne de es geçebilirdi. Zaten bilimsel olarak da öyle değil miydi. Temel çürükse bina en ufak bir zelzelede sarsılır yerle yeksan olurdu. “Şiir ölüyor” dedi hafif bir sesle. Zaten kim yaşıyordu ki böylesi gıllı gışlı bir devri âlemde. Seyyareler bilem şaşırmış olmalılardı bu zamanın liyakatsiz ahvaline. Baksanıza hal-i pür melalimize. Ne demişti büyük şair Ahmet Haşim: “Melalimizi anlamayan nesle aşina değiliz.” Ne günlere kaldık Rabbim ne günlere yaslandık ve de yaşlandık öyle servi revan olmak dururken. Eyvah; eyvah ki eyvah. Lâkin bir mülâhaza etmekte fayda olsa gerektir değil mi ama?.. Ha, sahi bir de şu vardı büyük şair Ahmet Haşim’in söylediği: ”Hakir kuşu eti için öldürmek olmaz.” Ey hakir kuş, de bana ne olacak bunun sonu. Kim çıkaracak hazineyi, kim faş edecek sırları.
“Ben şiir taraftarı birisi değilim; “Şiire taraftar olmak da nedir?” derseniz özetle ifade etmek isterim ki şiir aleyhtarlığım, içinde yaşadığımız kültür, dil ve medeniyet buhranına bağımlı bir keyfiyettir. Şiir, herhangi bir zamana merbût değildir, vâdesi gelince doğar ve hayat bulur; âmennâ, lâkin şiiri terennüm edecek ağız, kalem, yani şiire vesile olacak seslendirici meselesiyle karşı karşıyayız. Elbette adını koymakta sıkıntı çektiğimiz kaynağın has ismi şairdir. Şair nerede?”
Şair nerede, dedi, gayet kendinden müstakim olarak. Aslında hoş bir üslubu biraz da belki fazlaya da kaçan ironisi olan yazıları vardı. Keyif verici yazılardı. Bir yarışmacıyı konu edinen yazısı çok hoştu mesela çok nezihti bir haylide güldürmeye müsait bir yazıydı doğrusu.
Şöyle bir sözü vardı orda sorulan soruya karşılık: “Ben zavallı bir üniversite mezunuyum ne bilirim efendim.” Valla hoştu. İyi yakalamıştı doğrusu espriyi. Yani bir yazısında da :”Ben bir üniversite profesörüyüm şiirden anlamam .”diye yazar mı acaba diye çok bekledim. Bekledim de ne oldu. Avucumu yaladım ancak. Sivas ellerinden kalkacak, telli turnalar uçurtacak sana ses verecek ha dedim sonra kendi kendime de öylece biraz hava alabildim ancak Hamid-i Evvel Camii önünde denizle hemhal olurken. Sonra dedim boğazın maviş sularına doğru eğilerek: Sivaslı Aşık Veysel iyi ki okumamış üniversitede dedim, yoksa böyle güzel şiirler yazabilir miydi?..
Ben böyle dedim de ne oldu. Şiirin başı göğe mi erdi sanki. Şairler harıl harıl dilbazlık peşinde mi koştular. Kamus-i Türkilere mi sarıldılar. Yoksa BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK mü karıştırmaya başladılar. Yoksa Türk Dil Kurumunun seksen bin kelimeye çıkardığı TÜRKÇE SÖZLÜK mü çalıştılar. Yok, yok hiçbir şey olmadı. Lâkin “şiir ölüyor” diyen muhterem şiire dönüp bakmadı bile. Bakmadan nasıl anladı acaba öleceğini. O sırrını bir türlü faş etmedi. Yürüdü, sağına soluna baktı. Hava güzeldi, ikindi yakındı. Buruciye Medresesinin avlusundan içeri süzüldü: Medrese Sivas'ın ileri gelen zenginlerinden aslen Hamedan (İran) yakınlarındaki Burucird şehrinden olan Muzaffer Burucerdi tarafından pozitif bilimlerin okutulması amacıyla yaptırılmıştı.
İşte böyle bir şeydi herhal şairin de şiirin de arayıp bulamadğı şey!..
Şiirin anlaşılmıyor anlaşılmıyor olması!..