aşk için bahanelerim
nihat dağlı
Daha çocuk denecek yaşta doğduğum yerden kopmasaydım, hayatım bir şehirden diğerine sarkmasaydı bugün kendimi ‘şehirlere bölünmüş adam’ olarak tarif etmeyecektim. Doğduğum mekânın öznelliğine uyanmadan; tarihine, kimliğine, onu diğer yerlerden ayıran ruhuna açılmadan, yola ve yolculuğa dönüşen bir hayata yazıldım. O günden sonra ‘nerelisiniz?’ sorusuna, nüfus kütüğümdeki ‘doğum yeri’ hanesindeki yer ismini versem de, o yerin içimde derin bir karşılığı olmadı. Bulunduğum şehirlerde de, bir ‘yerlilik’ hissi içinde olmadım; her neredeysem, kendimi orada ‘misafir’ hissettim. Bir misafir olarak durduğum şehrin tarihine ve kimliğine gitmektense, orada yaşadıklarımla ilgiliydim. Zira çoktan ‘mekân’dan düşmüş, mekân farklılıklarını önemsizleştiren ‘anlam’ın peşindeydim. Bu anlamı kuran ve geliştiren hislerin ve duyarlılıkların taliplisi olmuştum. O gün için kavramsallaştırmamış olsam da, “Bir ‘Mardinli’ (veya başka yerli) olmanın çok da özel bir tarafı yok, kendimdeki insanı doğurtmak, onu geliştirmek önemlidir” diyordum.
Ne de olsa insanı kuran değerler, ‘mekân’dan ‘mekân’a önemsizleşen şeyler değildi. Ve bu durum, ‘mekân’ı gözden de kaçırmıyordu. Beni kuran, hayatı daha yaşanılır kılan değerlere kulağı açık her bir yer, benim için önemli hale geliyordu. Bu topraklarda Tanpınar’ın Beş Şehir’inde okuyucu neyi bulup seviyor idiyse, ben de orada oluyordum. İstanbul, Erzurum, Konya, Bursa ve Ankara, biraz da Tanpınar’ın vurguladığı biçimiyle kalbimde yerini alıyordu. Antalya, tatil ve denizin yurdu değil, Tanpınar’a mektup yazdıran kızın oturduğu bir yerdi. Maraş biraz da Cahit Zarifoğlu’ydu; Diyarbakır Sezai Karakoç, Bitlis Said Nursi idi.
Sivas’a açılmam, Sivas’ın bana açılması da bu açıdan oldu. Veysel’e o yakıcı ve onarıcı türküleri söyleten toprak parçasına gitmemiş olsam da, bir tarafımla ona hep açık durdum. Ne ilginçtir, bir tek isim koca bir şehri içinde taşıyabiliyor. Bir şekilde yanı başınıza kadar gelen, sesiyle içinize sokulan bir ismi sevmekle, o ismin yerlisi olduğu şehre de açılıveriyorsunuz. Benim “Sivas’a dairliğim” de biraz böyledir.
Yoğun bir Cemil Meriç okumaları içindeydim. Üstad’ın kitaplarını, ona dair yazılanları topluyordum. Bu kitaplardan biri de, Ahmet Turan Alkan imzalı ‘Doğu ve Batı Karşısında Cemil Meriç’ isimli akademik bir çalışmaydı. Ahmet Turan Alkan ile bu kitapta karşılaştım. Alkan’ı, sonradan Türkiye Günlüğü’nden takip ettiğimi hatırlıyorum. Okuduğum metinler, bir akademisyenin imzasını hak edecek kuşatıcılığa sahipti ancak ‘dahası’ bir şeyleri vardı. Akademyanın o somurtkan köşeli dünyasına oturamamışlık duygusunu veren sıcak ve bıçkın bir üsluba sahiplerdi. Yine de, bu toprakların medeniyet perspektifine oturan her okuyucu gibi ben de, Altıncı Şehir kitabıyla Ahmet Turan Alkan’ın muhibbanı oldum. Beş Şehir’in yanı başına sokulan Sivas, şehir okumalarına açık her okuyucunun şehri olmuştu. Benim de… Zira Altıncı Şehir’de sadece Sivas yoktu. Orada Anadolu vardı; kaybettiğimiz bütün insan ilişkileri, bütün eski doku, bütün beşeri boyutlar ve bütün yaşanmış zamanlar… Daracık sokaklar, şirin mahalleler, ferah-fahur evler, küçücük mescidler ve küçük dünyalarında küçücük saadetleri yudumlayan, anlaşılabilir insanlar… İflah olmaz bir Altıncı Şehir okuyucusu ve sevgilisi olarak bu kitabı ne çok insana okuttuğumu hatırlamıyorum. Karşılaştığım ve tanıştığım her Sivaslı’ya, “Altıncı Şehir’i okudunuz mu?” diyordum.
Birkaç yıl önceydi. İmza günü ve söyleşi için Sivas’taydım. Çantamda Altıncı Şehir, içimde bu kitabın kurduğu Sivas ruhu dolaşıyordu. Sivas’ı öylece gezmiştim. Kitabevi yetkilisinden, Ahmet Turan Alkan’dan bir randevu almasını rica ettim. Yetkili arkadaş, numarayı çevirdikten sonra telefonu bana verdi. Ahmet Hoca karşımdaydı. “Hocam” dedim, “Altıncı Şehir’deyim. Müsaitseniz akşama bir çayınızı içmek isterim.” Hoca, “Yengene bir danışayım, bakalım müsait miyiz?” dedi. Evet, müsaitlerdi. Akşam çökünce ben, kitabevi yetkilisi ve Sivaslı bir esnaf Ahmet Hoca’nın kapısına dayandık.
Bir çiçek mi yaptırmıştık, yoksa bir kutu çikolata paketi mi almıştık yanımıza, şimdi hatırlamıyorum. Ahmet Hoca bizi çalışma odasına almıştı. Her tarafı kitaplarla dolu bir odadaydık. Ahmet Hoca, başka şehirlerden gelen misafirlere yönelttiğini düşündüğüm o soruyu bana da sordu: “Altıncı Şehir’i bulamadın değil mi?” Cevabımı tahmin edersiniz. Bu konuyu çabuk geçmiş, Süheyla Yengemin içeride hazırladığı börek ve pastaları, Ahmet Hoca’nın kendi elleriyle dağıttığı çaylara katık ediyorduk. Hoca boşalan bardakları doldurmak üzere toplarken, ben hınzır sorumu soruvermiştim:
-Recai Güllapdan Beyefendi nasıllar?
Ahmet Hoca soruyu geçiştirmiş öylece mutfağa yönelmişti. Ama olan olmuştu. Bizi arabasıyla oraya getiren Sivaslı esnaf bey, meğerse bir Recai Güllapdan tutkunuymuş. “Hocam, Ahmet Hoca Recai Güllapdan’ı tanıyor mu?” demişti. “Ee tanır tabi!” demiştim, “Bizzat kendisi…” Bunu der demez, adam ayağa kalkıp sağını solunu dövmeye başlamıştı. Bir yandan da, “Olamaz! Ya ben, her pazar sabahı eve gazete gelir gelmez, ilk yaptığım şey Recai Güllapdan’ı okumak oluyor. Bu yüzden çocuklarla kavga ediyoruz. Demek Recai Güllapdan, Ahmet Hoca haa…” diyordu.
Bu sırada Ahmet Hoca elinde tepsiyle içeri girmişti. Artık söz Sivaslı esnaf bey ile Hoca’daydı. Esnaf bey bir sevinçli, bir sevinçli… Görülmeye değerdi doğrusu. Sivas’a has bir atışma başlamıştı.
Kişisel tarihimin önemli gecelerinden birini yaşamış, o saatte Erzurum’a gideceğimden müsaade istemiştim. Kapıda helalleşirken Ahmet Hoca elime bir paket tutuşturmuştu. Süheyla yengem, börek ve pastalarından bana bir yolluk hazırlamıştı. Ve ben, Altıncı Şehir’in o evde yaşamaya devam ettiğini hissetmiştim.
O günden sonra Altıncı Şehir ve Ahmet Hoca’ya karşı ilgim, Mardinli bir Erzurum yolcusuna hazırlanmış yolluk tadında arttı. Ahmet Hoca Zaman’da yazdığı yazılarda, bu topraklarda sürdürülen kirli etnik kavgadan hareketle zaman zaman bu toprakların ruhuyla hemhal Kürtlere çağrıda bulunuyor, ‘dil’lenmelerini bekliyor(du). Bu yazıları bana yazılmış gibi kabullenip yazılar yazdığımı biliyorum.
Ahmet Turan Alkan ve Altıncı Şehir dolayımındaki Sivas’a dairliğimden sonra bir kitapla daha karşılaştım. Demiryolları Teşkilatı’ndan emekli Kadir Üredi imzalı Bir Şehrin Beş Hali kitabını edinmek üzere kitabevine gitmiştim. İlgiliye, “Bir Şehrin Beş Hali geldi mi?” demiştim. O sırada orada bulunan bir beyefendi bana dönüp, “Siz de mi Sivaslısınız?” demişti. Meğerse o da, bu kitabı edinmek için orada bulunuyormuş. “Hayır” demiştim kendisine, “Ahmet Turan Alkan’ın ve Kadir Üredi’nin fotoğrafını verdikleri şehirlerdenim.”
Mevzusu Sivas’ta geçen Bir Şehrin Beş Hali’nde karşılaştığım Kadir Amca’ya hayran oldum. Bir geçmiş zaman, dahası hayatı en sahih yerinden yakalayan ehl-i kalp bir dervişle tanıştım sayılır. Kitabın daha girişinde şu satırların altını çizdim: “Bir sonbahar günü, Sivas’ın geçmişini fısıldayan, ayakta durabilmek için birbirine yaslanmış yaşlı evlerin kırık camlarını, çökmüş duvarlarını, otların kapladığı kapı önlerini içim burkularak izliyordum. Bir zamanlar sürdüğü devranın şahidi olmuş konakların yeşili yer yer kaybolmuş hacı kapılarını –eskiden hacca gidenlerin kapıları yeşile boyanırdı- toprağa gömülmüş kurnası ile suyu akmayan pınarın yasını çeker gibi boynu bükük dinlenme taşının hüznünü içimde duyarak yavaş yavaş yürürken, ‘Kimi arıyon gardaş?’ diyen bir ses duydum. Kapı önünde, bacadan düşmüş loğun üzerine oturmuş yaşlı bir kadın soran gözlerle bana bakıyordu. “Sivas’ı arıyorum bacı, Sivas’ı” dedim. Yüzüme mahzun mahzun baktı. Nemlenen gözlerini yazmasının ucuyla silerek, “Sen de mi gardaş, sen de mi benim gibi Sivas’ı Sivas’ta kaybedip Sivas’ın hasretini çekiyorsun?” karşılığını verdi.” Altını çizdiğim bir diğer paragrafta, Kadir Amca, Dostoyevski’nin romanlarında karşılaşabileceğimiz, bütünüyle merhamet kesilerek kendinden ve gıl u gıştan vazgeçmiş bir adam olarak beliriyordu. Bu satırlarda epeydir hissettiğim, ısrarla paylaştığım bir duyarlığı bulunca Kadim Amca’nın ellerinden öpesim geldi: “Yaşamın güçlüklerine, haksızlıklarına, yoksulluğuna tek başıma direnirken evlenip de hayat arkadaşımı, can yoldaşımı sıkıntılarla geçen yaşantıma ortak etmeye hakkım olmadığını düşünerek uzun süre evlenmedim. Bu ısrarlara ancak 33 yaşına kadar direnebildim. 1966 senesinde parmağıma nişan yüzüğü takmadan; nişan, düğün yapmadan, rahmetli nikâh memuru Şevki Efendinin bir gece faytonla geldiği evimizde sade bir törenle evlendim.” Ve sonra şu satırlar… Estetikten ve derinlikten yoksun bir muhafazakâr algının can yakıcılığına karşı yalnızlığa, kuytulara, sahih olana sığınan bir estet gönlün ‘dil’lenmesi… Bu satırları bir kaç defa okuduğumu söyleyebilirim. Şimdi bir kez daha birlikte okuyalım: “18 yaşından beri, namazımı hiç aksatmadan kılarım, yalnız bu son senelerde cemaatle namaz kılarken, o ilahi ortamı bulamadığım için çok vakit cemaat dağıldıktan sonra atalarımızın asırlar önce yaptırmış oldukları eski camilerde, mescitlerde tek başıma namaz kılmak beni ilahi bir huzura kavuşturuyor.”
Evet, Bir Şehrin Beş Hali’ni okuyup bitirdiğimde yapmak istediğim şey, Kadir Amca’yı ellerinden öpmek olmuştu. Bunu derinden hissettim. Kendisini aramak istedim, yapamadım. Kadir Amca hâzâ insandı! O akşam Sivas’tan Erzurum’a giden yüreciğime sıcak bir yuva olan yolluğu hazırlayan Ahmet abiciğim ve Süheyla yengem de öyle! Bu satırları okumanıza vesile olan Sühan’ı hazırlayan sevgili dostum, kardeşim Hüseyin Kaya da!.. Sadece bu kadar mı? Turna ve Gayda ile Hançeremizdeki Harita kitaplarının yazarı Berat Demirci, öyle değil mi sanki? Ya bir kitaplığı dolduran, olmazsa olmaz kitapların yazarı Beşir Ayvazoğlu?
Doğrusu, Sivaslı bu güzel insanlarla aynı toprakları ‘vatan’ bilmenin muhteşem hazzını yaşıyorum. Mardin doğumlu biri olarak Sivaslı güzel dostlara sahipliğimin tadında yaşıyorum. Altıncı Şehir’de Bir Şehrin Beş Hali’ndeyim.
Bir şehri sevmek, aşka bahane aramak imiş. Görüyorsunuz, Sivas’ı sevmem için epey bahanem var.