aşk, vuslat ve firkat

nâzım h. polat

 

1970’li yılların başında, Erzurum’u Tokat’a bağlayan hatlar, yine bugünkü gibiydi. Fakat benim için okuduğum İlköğretmen Okuluna gidebilmenin tek yolu, ucuz öğrenci tarifeli trenle Sivas’a ve oradan da Tokat’a yönelmekti. Ama Sivas’a varınca, günde sadece bir seferi bulunan dolmuşu kaçırmış olurduk. Eski Belediye Binasının karşınındaki sokakların birinde, bir otelde kalıp ertesi gün hemen oralardan kalkan dolmuşa binmek, otobüsle Erzincan-Suşehri-Niksar üzeri Tokat’a gitmekten daha hesaplıydı. Erzurum/Oltu’ya dönüş de aynı tercihle aynı hattan… İn-bin yorgunluğu mu? Benden daha iri olan tahta bavulumu iki kat sırtımda taşımadıktan sonra “yorgunluk” denen şeyi telâffuz, akıldan geçecek bir şey değildi.

Zaten işin en güzel, en zevkli tarafı da Sivas’ta gecelemekti. Sayısı pek az olan Millî Eğitim Bakanlığı yayın satış bürolarından biri orada. Bütün kitaplar, benimle aynı şartları paylaşanların hepsi için bile hayli ucuz. Hele o 1000 Temel Eser serisi… Ciddi anlamda kitap tiryakiliğim, işte böylece Sivas’la başladı.

Bavulu otele attıktan sonra yapılacak ilk ve tek şey, kendimi sokaklara salmaktı. Nereye? Ayaklarımın gittiği/götürdüğü yollara... Afyon Sokağı ile Belediye binası (eski) arasında diye hatırladığım bir köprü vardı. Oradan etrafı tecessüsle karışık bir hayranlıkla seyrettikten sonra dalardım ara sokaklara. İlk gençlik çağlarındaki biri için buralarda ilgi çekebilecek ne bulduğumu, cevapsız bir soru olarak daha sonraları sorup durdum kendi kendime… Ama Hükûmet Konağı ve Kongre Binası (önce ortaokuldu, şimdi müze) sevimliliği kadar heybetli de görünürdü. Eğri Minare (Ulu Camiin minaresi ki o zamanlar cami ortada yoktu), Gök Medrese, Çifte Minareler, ufak tefek, şekilsiz yapılarla kuşatılmış, boğulmuş olduğu için bir öksüzlük, yetimlik hayatı yaşıyorlardı. Ne olursa olsun, asalet üstü örtülecek bir meta değildir. Bu eserlerin kıymetini tam olarak anlamasam da onlardaki mahzun ama mağrur asaleti ben bile seziyor, gözlerimden gönlüme süzüyordum. Onlarda, vaktiyle bir başkent olmanın gururuyla, etrafında farklı meşgalelerle oyalanıp çöplenenlerin ilgisizliğine karşı istiğna ile bakış vardı. Kim bilir günümüze gelinceye kadar hangi uğursuz ağızlar onlardan neler kemirdiler. Yanarım, o zamanlar bir fotoğraf makinem ol(a)mayışına… Yine de bugüne binbir güzelliklerle gelebildiler.

Keşke her şey bu kadar güzel olsaydı. Erzurum’a dönüşte çoğu zaman geceyi otelde değil, garda, vaktinde geldiği hiç mi hiç vaki olmayan treni beklemekle geçirirdik. Şubat ayazında gar, en iyi sığınaktı. Fakat bir yığın garip gurebânın da geceleri mekân tuttuğu bu binaya girebilmek, küçük yaştakiler için  -hele hele oturabilmek-  pek mümkün değildi. Dışarıda, ayazda, su çekmiş ayakkabılarla beklemek mi? Hatırlamak istemiyorum! İstemesem de Kurtalan Ekspresi’ni bekleyen Malatyalı bir arkadaşın, eşyasının çokluğundan dolayı içeri giremeyip dışarıda beklemekten dolayı, kulaklarının laciverde çalacak kadar morarıp balonlaştığını nasıl hatırlamam?

Bu yolculuklar sırasındaki ufak tefek hatıra kırıntılarını yıllarca, Sivas aşkıyla ballandıra ballandıra arkadaşlarıma naklettikçe, bazıları alaycı, bıyık altı gülümsemesiyle “sana mübarek olsun, inşallah Sivas’ta çalışırsın!” demişti. Demek aralarında birileri eşref saatte imiş!.. Van’da Yüzüncü Yıl Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak doktoramı bitirdiğimde, o zamanki mevzuata göre yardımcı doçent olmak için ya en az üç yıl beklemek ya da başka bir üniversiteye geçmek zorunda idim. Karşıma Cumhuriyet Üniversitesinin ilânı çıktı. Derhâl müracaat ettim. Onyedi yıllık vuslat böyle başladı.

Rıza Tevfik gibi diyebilirim ki

“Orda geçti benim güzel günlerim”

Sonraki mısralar, şimdiye uygun, sonraya bırakalım.

Sivas’ta bulunduğum yıllar, Sivas için ne yapabileceğimizi düşününce, aklıma ilk gelen şey, ilgi dairemde olduğu için bir Sivas basın tarihi hazırlamaktı. Hiç olmazsa başkalarından daha çok ilgilendiğimi sandığım eski harfli basını yazmalıydım. Önce Sivas Türk Ocağı’nın yayın organı Birlik dergisi hakkında bir çalışma yapmaya koyuldum. Bir yandan da Sivas’ımızın yakın tarihi için çok önemli bir kaynak olan Sivas Salnameleri üzerinde çalışıyordum. Bu bilgi, bilmediğim bir biçimde valiye ulaşmış. Vali Bekir Aksoy beni çağırarak, çalışmayı valilik adına bastıracağını söyledi, tempomu artırmamı tavsiye etti. Âdeta uçuyordum. 17 adet salname basılacaktı. Yüksek lisans öğrencilerimi de seferber ettim. Süheyla Seçkin ile 1. cildi basıma hazır hâle getirdik. Fakat bu arada vali bey milletvekili oldu.

Bir müddet sonra yeni vali çağırdı. Valinin benimle ne işi olabilirdi ki başkaca? 1. c. dosyasını koltuğuma yerleştirerek gittim. Konu aynıydı. Dosyayı takdim ettim. Vali bey bakıp da dilini orijinal hâliyle görünce sordu: “Bunu kim okuyup anlayacak?” Birkaç cümlelik izahım ikna edici olmamıştı. Nazikçe, “Hocam, dosyayı bırakın ben biraz baktıktan sonra sizi ararım” dedi. Sonraki iki vali ile de aşağı yukarı aynı cümlelerle aynı görüşmeyi yaptık. Son çağrıldığımda artık ümidim kırılmıştı. Saygı dairesini aşmak kasdıyla olmasa da yılgınlığın verdiği umursamazlıkla dedim ki: “Sayın valim, bu çalışmanın dilini günümüz Türkçesine aktarmaya gerek yok. Hem ben beceremem böyle bir işi, hem de amaca uygun değil. Çünkü bunu bir ilkokul öğretmeni okusun da Çevremiz Ünitesi’nde faydalansın diye hazırlamadık. Hatta Türkiye için, Türkler için de hazırlamadık. Ermeniler, Ruslar, İngilizler için hazırladık.” Vali haklı olarak bu dikbaşlılık cesaretini nerden aldığımı sorarcasına kaşlarını kaldırarak baktı yüzüme. Açıkladım: “Çünkü bir harfini değiştirecek olsak, buna “tahrif edilmiş belge” diyeceklerdir. Hâlbuki Ermenilerin hak iddia ettiği yerlerden olan Sivas’ın nüfus sayımı dökümü var bunlarda. Görülüyor ki hiçbir farklı iddiaya geçit vermeyecek ölçüde bir Türk şehridir Sivas!” Vali beyin yüz çizgileri yumuşadı, gülümseme ile, “peki peki bir daha bakarım” dedi, ama artık ümidim de çalışma arzum da kalmamıştı. Hem o çalışma yüzüstü kalakaldı, hem de onunla uğraşırken Birlik dergisini ve basın tarihi çalışmasını sonraya erteledik. İşte buna “yanarım yanarım tütünüm tütmez!”

Bir başka şeye daha yanarım. Her Sivaslının tanıyıp iftihar ettiği Faruk Aburşu kardeşimin elindeki arşivin yeterince değerlendirilemeyişine yanarım. Keşke Sivas’ta birkaç Faruk Aburşu olsaydı. Ama bunlardan biri, o malzemeyi günışığına çıkarsaydı. Elimde olsa Faruk Aburşu’yu klonlama yöntemiyle çoğaltırdım; ama genleriyle oynayarak bir başka aziz Sivaslının, Ali Şahin Canozan’ın genlerinden aşılardım bu kopyalara… Olsa ile bilse, bir araya gelse… Neylersin, herkese bir şey takdir edilmiş. Takdire tedbir uymuyor diyip örtelim bu bahsin üstünü…

Sivas’la ilgili bir kalem tecrübemizden: “Sivas’a yerleştiğim 1985 Ağustos’undan beri, kendimi daimâ bir Ekrem Reşit hissettim. Kısa aralıklarla her uzak düşüşümde bu duygularla iç geçirdim. Birgün Ekrem Reşit gibi artık temelli “elveda Sivas!...” derken sesimin gırtlağımda düğümleneceğinden, boğulacağından korktum. Mukadder ayrılık Eylül 2001’de kapımı çaldığında, o mukaddes beldenin içimi yaralayan bir izini hafızamda taşımamış olmanın verdiği teselli ile, Ekrem Reşid’in mısralarını tekrarlayıp durdum:

 

Hayat engin bir suymuş

Ayrılıklarla doluymuş...

İşte birkaç gün sonra

Sinenden uzaklara

Atılacağım günü

Düşündükçe içimde,

Yıkıldı bir dağ Sivas,

Sana elveda Sivas!...”

 

Ekrem Reşit, bir başka şehirden gelerek Sivas Lisesini okumuş, ayrılırken Sivas’a bu içli ve samimi duygularla veda etmiş bir şairdi. O, bütün Sivas sevdalılarının hissiyatına tercüman olmuştu. Zaman zaman bir başka üniversiteye geçeceğimi kendilerinden öğrendiğim arkadaşlara şaka yollu diyordum ki… “Sizi doğrulamak için, sizin güzel hatırınızı kırmamak için bir başka üniversiteye bir başka şehre giderim gitmesine de, düşünüyorum, acaba Sivas’tan başka bir şehirde hava var mıdır, Sivas’tan başka bir yerde yaşanabilir mi?” Hâlâ bu duygulara katacağım bir şey yok! Ama her aşkta bir firkat vardır. Belki de aşkı daha mümtaz kılmak için… O zaman, Neşatî’nin diliyle

 

  Halktan kat’-ı alâka eyleyip Ankā gibi

  Bir kanâat kûşesinde âşiyân etmek gerek

 

veya Hâletî gibi

 

  Kûşe-i Kāf-ı kanâattir cihânda meskenim

  Ehl-i istiğnâ benim Ankā’nın ancak adı var

 

diyerek bir Ankā misâli Kāf-ı Kanaat’e, uzlete çekilmek gerek. Ama doğrusu, bu firkate sevinen ehl-i fesadı unuttuğumu nasıl saklayayım!.. Hiçbir şehir, aziz Sivas bile duvarlarına tünemiş baykuşlar, Fuzûlî’nin “cîfe-i dünyâ” dediği leş kargaları (“kerkes”) bulunmadığını iddia edemez. Birgün geldi ki kargaların leşe konmasına aldırış etmeyerek, gönlümüzden geçenleri Fuzûlî’nin

 

 Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz

 Bir bölük Ankālarız ki Kāf-ı kanâat bekleriz

 

mısralarıyla söyleyerek ayrıldık sevgili Sivas’tan. Ama (üstad Yahya Kemâl, söyleyişini azıcık değiştirdiğimiz için bizi affetsin)

 

  “Gurbette bugün gülleri açmış görürüz de

   Hâlâ o güzel hâtıra titrer gözümüzde”

 

ve dahi gönlümüzde… Rıza Tevfik’in ertelediğimiz mısralarının yeri geldi:

 

   “O demleri anar şimdi inlerim

   Destân-ı ömrümü okur dinlerim

   İçimde oralı bir bülbül vardır.”