sivas

mustafa uçurum

 

     Şehirleri hep insanlara benzetirim. Ruhları olduğuna ve her birinin kendine özgü halleri olduğuna inanırım. Bu yüzden ruhumun, şehrin ruhuna sinmesine çok önem veririm. Bir şehirle uyarsa ruhlarımız birbirine, daha bir sahiplenirim o şehri. Bir şehri daha fethettim, derim gönül kalemde. 

     Sivas benim için fethedilmiş bir şehirdir. Yabancılık çekmem o şehirde. Sokaklarını sokağım, caddelerini caddem sayarım.

     Memleketim Tokat’tı ve Sivas benim için her açıdan uzak bir şehir değildi. Her ne kadar Tokat’ta oturmasam da Sivas demek Tokat’ın öz kardeşinden öte bir anlam ifade etmiyordu benim için. Yirmi yılımın geçtiği Adapazarı’nda bir Sivaslı ile karşılaşmanın Tokatlı ile karşılaşmadan hiçbir farkı yoktu. Gelenek, görenek, yiyecek, içecek derken birbiriyle eş iki coğrafyaydı bizim için Tokat ile Sivas. Sivas Tokat’a göre daha soğuktu, kırsaldı; o kadar.

    Doksan üç yazında dayımın siyasi çalışmaları için ilk kez gitmiştim Sivas’a. Dayım için Türkiye’nin başkenti Sivas’tı artık.  Aklımda kalan en önemli ayrıntı; Sivas’ın Tokat’tan büyük olduğuydu. Dayım Sivas’tan dönerken bana; “İnşallah Sivas’ı kazanırsın, Sivas artık bizim için Sultan Şehir, ayrıca Sivas ovası …” diye de Sivas’ı kazandığımda bir bir sıralamıştı bu şehrin bana ne gibi yararları olacağını.

     Dayımın sözleri belki de dua niyetine geçmiş olacak ki Sivas’ı kazanmıştım. Bütün tercihlerim edebiyat olduğundan benim için önemli olan şehirdi. O zamanlar Tokat’ta oturmuyor olsak da Sivas’ı kazanmış olmak yine de mutlu etmişti çevremdeki herkesi. Her ne kadar şehrin üstündeki temmuzdan kalma yangın kokusu daha çok taze olsa da tanımadığımız, adını sanını bilmediğimiz bir şehir yerine Sivas’a gidiyor olmam yine de içimize su serpmişti.

     Yabancılık çekmeden sokaklarında gezdiğim, soğuğunu içime sindirebildiğim ender şehirlerden biridir Sivas. Bir eylül sabahı geldiğim Sivas’tan yine bir eylülde ayrılmıştım. Gelişim de gidişim de bir hüzün olmuştu benim için.  İnsan ardına dönüp bakınca, “Dopdolu yaşamışım.” dediği günler gibi neredeyse her saniyesini dopdolu yaşadığım bu şehrin benim üzerindeki hakkını inkâr etmem demek, kendimi inkâr etmemin bir başka ifadesi olur ancak. Şu anda bu kelimeleri ard arda dizebiliyorsam ve bir şiirin akışına kaptırabiliyorsam kendimi bundaki en büyük paylardan biri de Sivas’a aittir. Belki havasından belki de suyundan olsa gerek Sivas içimde saklı duran bir şeyleri harekete geçirmişti. Sıradan olmamak için sıradan ayrılmıştım ve uygun şart, zemin ve havayı bulduğum andan itibaren edebiyatın engin vadilerinde gezinmeye ben Sivas’ta başlamıştım.

     Memleketler genelde meşhur oldukları birkaç özellikleri ile anılırlar. Bazen o özellik şehrin adının bile önüne geçebilir. Sivas dendiğinde de akla Anadolu’nun yiğit ve mert delikanlıları gelir. Her ne kadar benim bahtıma Sivaslı olarak sağlamından “bir dost” düştü ama biliyorum ki dostum Hüseyin Kaya memleketin neresinde olursa olsun karşıma çıksaydı dostluğunu belli edecek bir yüreğe sahipti. (Şimdi Hüseyin Kaya’nın dergisinde yazıp da adını anınca yanlış anlayanlar olabilir ama şu da bir gerçek ki Sivas’tan bahseden bir yazı yazıp da yazıda Hüseyin Kaya’nın adı geçmiyorsa o yazının ruhunda bir şeyler eksiktir bana göre.)

     Denizi olan şehirler için sahil kenarında dolaşmak ne ise tren istasyonu olan şehirler için de istasyon caddesi aynı değerdedir. Sivas’ın İstasyon Caddesi şehrin kalbi gibidir. Canlıdır, hareketlidir ve gizli bir büyüsü vardır. Caddenin başından yürümeye başlayıp da istasyonun önündeki treni görmeden geri döndüğümüzü hiç hatırlamam. Dört yıl boyunca bıkmadan usanmadan her karışını adımladığımız bu caddede dolaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık bile. Gecenin bir yarısı ya da sabahın en erken vaktinde yanımda Maraş’ın devrimci delikanlısı Devrim ile çoğu zaman konuşmadan bilmediğimiz bir gayretle bu upuzun caddeyi defalarca adımlardık. Hele hele de bir sınav öncesindeysek ya da memleket hasreti çökmüşse omuzlarımıza daha bir ağır atardık adımlarımızı. Yanımızdan gelip geçenlere bakmadan, bize nerde kaldığımızı soracak olan “ağabeyin” sorgularına aldırmadan yürürdük. Bu yürüyüşümüzü ya dermansız kalan ayaklarımızdaki ağrılar sonlandırırdı ya da “Artık gitmeli.” derdi içimizdeki bir ses.

     Sivas’ın yanı başındayım artık. Bir nefes kadar yakınım bu şehre. Geçen günlerimizin canlı tanığı cadde, bizi görkemli ağaçlarının gölgesinde ağırlayan camii avlusu, serinliğini içimize hapsettiğimiz kale, çayının buğusunda efkârımızı dağıttığımız Medrese ve şehrin kimsesiz sokakları. Bir bir sökülmez anılar döşediniz içime. Tokat’ın, Adapazarı’nın yanına gönül rahatlığıyla koyduğum şehir; tek tek fethettim kalelerini. Sen bendensin artık, ben de senden.