bendeki sivas

mustafa özçelik

     A.Turan Alkan, Sivas’ı anlattığı Altıncı Şehir isimli kitabındaki bir bölüme başlık olarak şu soru cümlesini seçmiş.”

“Sivaslı mısınız hemşehrim?

     Benim bu soruya vereceğim cevap elbette “hayır, ben Eskişehirli’yim” demek olacaktır ama bu durum, benim Sivas’a ilgi duymama engel değil. Sivas, gerçekten de benim için özel ve önemli bir şehir… Henüz görmediğim ama görmeyi çok arzu ettiğim bir yer. Tabi ki bu ilgi, bu sevgi sebepsiz değil.

     Sivas, benim için nasıl bir fotoğraf? Bendeki karşılığı nedir? Bendeki Sivas nasıl bir şehirdir? İçtenlikle söylüyorum ki; her şeyden önce bir dost hasretidir beni bu şehre çeken sebep. Bu şehirde Hüseyin Kaya yaşıyor. O, henüz yüz yüze tanışamadığımız ama yıllardır irtibat halinde olduğumuz ve dostluğuna güvendiğim ve bundan onur duyduğum müstesna insanlardan biri. Sadece onu görmek adına Sivas’a gitmeye değer… Böylece bir dost, pekâlâ bir şehir oluveriyor. İnsanını seviyorsanız şehrini de seviyorsunuz.

     Diğer sebeplere gelince; kadim şehirlerimize çok yakın bir ilgi duyduğumu biliyorum. Bu ilginin yoğunlaşmasında Mehmet Önder’in, yıllar önce okuduğum Şehir’den Şehire Anadolu kitabının büyük etkisi olduğu bir gerçek. Onun tatlı bir masal üslubuyla anlattığı şehirler çoğu zaman düşlerime bile girmiştir. Sivas da bunlardan biridir. Bu kitabın Sivas’ın anlatıldığı bölümünde yer alan Sivas adının Sipas şekliyle “şükran, minnet ve şefkat” anlamlarına geldiği şeklinde verdiği bilgiyi bugün gibi hatırlıyorum. Yine buna paralel hatırladığım bir başka şey, Sivas’ın bir söylentiye göre “Üç göz” anlamına gelmesi ve bu gözlerden şehre, şükür, minnet ve şefkat pınarlarının akması…

     Burada Evliya Çelebi’nin Sivas için söylediği şu cümleler de bu durumu destekler niteliktedir: “Bütün müverrihler bu Sivas şehrine “Şehirlerin anası” demişlerdir. Cidden öyledir. Arabistan’da, Anadolu’da kıtlık olsa bu şehrin mahsulü her tarafı doyurur. Gerekirse Makedonya’yı bile bolluğa kavuşturur. Halkı neşeli, toprağı bereketli, ekini çok, hayratı fazla, nimeti bol, pınar ve ırmakları gür bir şehirdir. Halkı gariban dostu olduğundan hanlarda oturan yabancıları evlerine çağırıp ikram ederler. Her yönüyle övülmeye değer, gönül açıcı bir şehirdir.”

     Bu ifadelerde bir şehrin ruhu var. Demek ki Sivas ruhu olan bir şehir ve bahsedilen şükür, minnet ve şefkat gibi kavramlarla insanı kendine bağlayan bir özelliğe sahip. Çünkü bu kavramlar, o şehirde yaşanan hayatın maddi ve manevi zenginliğini ve insanlarının eriştikleri erdem seviyesini göstermektedir.

     Bu şehri böylesi kutlu bir mekâna dönüştüren sebepler elbette ki o şehrin tarihinde gizlidir. Çok uzak geçmişini bir yana bırakacak olursak buranın Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinin önemli şehirlerinden biri olması bu sırrı anlamak için yeterlidir. Atalarımız, şehirlerde sadece binalar yapmadılar. Yaptıkları binalara bir ruh kattılar. Oraları insani değerlerin ve güzelliklerin yaşanabildiği mekânlara dönüştürdüler. İşte Sivas da bu anlamda nasip almış şehirlerimizden biri olarak önemlidir. Dolayısıyla bir Selçuklu ve Osmanlı mirası olarak kadim bir şehirdir. Böyle şehirler ise bizim geçmişimiz, hatıralarımız kısacası hafızamızdır. Geleceğe yürümek isteyen bir toplum,  bu hafızayı mutlaka diri tutmak zorundadır. Sivas, bize bunu da hatırlatan bir şehirdir.

     İşte daha bu noktada Sivas, benim için hemen bir Konya, bir Erzurum, bir Bursa, bir Kastamonu oluveriyor. Onları gördüğümde nasıl sevmişsem Sivas’ı da gördüğümde o denli seveceğime dair içimde hiç kuşku yok. Mesela henüz kitabi bir bilgiye sahip olduğum Çifte Minareli Medrese’sini, Kale’sini, Ulu Camii’ni görmek benim açımdan çok önemli… Yakından bildiğim Bursa, Konya, İstanbul gibi şehirleri gezerken hissettiğim güzel duyguları burada da hissedeceğim bir gerçek.

     Sivas, yakın tarih açısından da ilgimi çeken bir şehir… Biliyoruz ki; Milli Mücadele’nin en önemli merhalelerinden biri olan Sivas Kongresi bu şehirde gerçekleşti. Bu yüzden Sivas’ı hem yakın hem de uzak tarihin hatıralarını üzerinde barındıran ve bu yüzden hem bugüne hem de geleceğe söyleyecek sözü olan şehirlerden biri olarak düşünüyorum.

     Yazının başında isminden söz ettiğim Ahmet Turan Alkan’ın şehir kitapları içerisinde önemli bir yere sahip olan Altıncı Şehir kitabını okumak da doğrusu bu şehre yönelik ilgimi artırmıştır. Çünkü bu eser, bu şehrin yakından çekilmiş bir fotoğrafıdır. O fotoğrafa bakıp da o şehre ve insanına ilgisiz kalmak elbette mümkün değildir. Bu bakımdan Alkan Hoca, hayırlı bir işe imza atarak hem bir geleneği ihya etmiş hem de başka yazarların başka şehirleri anlattıkları diğer kitapların yazılmasına da vesile olmuştur. Mesela o kitabı okuduğum ilk günden beri Kütahya’yı yazmak da- henüz kısmet olmasa da-  benim en büyük arzum haline gelmiştir.

     Sivas’tan söz ederken şairlerden söz etmemek olur mu? Elbette bir şair olarak, Sivas’ın bu yönü de ilgi alanım içerisinde… Bu yüzden Sivas’ı “benim şehirlerimden biri” haline getiren sebeplerden biri de şairleri… Tabi bunların piri ise Pir Sultan Abdal... Onun; “Sivas ellerinde sazım çalınır/Çamlı beller bölük bölük bölünür/Yardan ayrılmışam bağrım delinir/Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle” yahut “Gelmiş iken bir habercik sorayım/Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın/Gerçek erenlere yüzler süreyim/Niçin gitmez Yıldız dağı dumanın” dörtlüğüyle başlayan şiirini okuyup da sadece Sivas’ı değil Yıldızeli ilçesini ve bu dağı görmek istemez mi insan? Elbette ister ve o dağla göz göze geldiğimde bu delişmen ozanın mısralarını sanki gaipten duyacak gibi hissederim kendimi. Hayatı bir idamla sonlandırılsa da şiirleriyle yaşıyor Pir Sultan. Kendisiyle birlikte Sivas’ı da yaşatıyor.

     Bir başka isim Aşık Veysel… Gönül gözüyle kâinata ve varlıklara bakıp onlardan nice hikmet dolu mısralar devşirme nasibine eren Aşık Veysel de Sivas’ı kendisi olmadan düşünemeyeceğimiz bir isim. Onun da mısraları içimizin nehirlerini coşturur. “Derdimi dökersem derin dereye/Doldurur dereyi düz olur gider/Irakipler geldi girdi araya/Korkarım yâr benden yoz olur gider.” Hele bu deyişleri kendi sesinden ve sazından dinlemişsek gönül telimiz nasıl da titrer? Bunu hemen hepimiz hissetmişizdir. Dolayısıyla Sivas demek de yine Aşık Veysel demektir.

     Pir Sultan ve Aşık Veysel denilince tam da Sivas türkülerini hatırlamanın zamanı değil midir? Bu anlamda da çevresindeki Tokat, Yozgat, Kırşehir, Kayseri gibi çok zengin bir türkü geleneğine sahip bir yer… Bunlardan kimileri hâfızamdan hiç çıkmaz. Mesela; “Siyah saçların da hatem yüzlerin/Garip bülbül gibi zar eyler beni/Hilal ebrulerin ahu gözlerin/Tığı sevda ile canım yaralar beni” ya da “Bugün dost yaralanmış/Yine gönlüm hoş değil/Her yanı parelenmiş/Yine gönlüm hoş değil” gibi yolu sevgiye, hasrete, gurbete çıkan herkesin gözlerini nemlendiren türküler bunlar.

     Dahası da var elbette…

     “Seyyah oldum şu âlemi gezerim/Bir dost bulamadım gün akşam oldu/Kendi efkarımla okur yazarım/Bir dost bulamadım gün akşam oldu” diyen Kul Himmet; “Seher vakti çaldım yarin kapısını/Baktım yarin kapıları sürmeli/Hoş bulmadım otağının yapısını/Çıkageldi bir gözleri sürmeli” diyen Agâhî, “Mühür gözlüm seni elden/Sakınırım kıskanırım/Uçan kuştan esen yelden/Sakınırım kıskanırım” diyen Ali İzzet Özkan ve daha niceleri var Sivas’ta. Yine Sivas demek onlar demek.

     Bu münbit şair toprağından yetişen son isim ise Yavuz Bülent Bakiler... O da A. Turan Alkan gibi bize Sivas fotoğrafları sunar. Onun Sivas’ta Yoksul Çocuklar, Sivas Hasreti, Sivas’ta Gecekondular gibi şiirlerini okumak da benim için Sivas’ı görmeyi hasret haline getiren sebeplerden biri olmuştur. Sanki bugün Sivas’a gitsem onun şiirinde anlattığı yoksul çocukları Ulu Cami önünde, Hükümet Konağı’nın yanında, Garipler Pazarı’nda göreceğim.                                                                                                             

     Bunlar hüzünlü fotoğraflar da olsalar sonuçta bir gerçek... Hayata ve insana dair birer tablo... Ama bu acıklı fotoğrafa rağmen Bakiler’in Sivas Hasreti şiirindeki şu dörtlük hafızamdan hiç çıkmaz ve şehrin asıl kimliğini ele verir: “ Ne güzel seni sevmek böyle uzaktan/Ve seni düşünmek bir çocuk hevesiyle/Her sabah yeniden ezan sesiyle/Müslüman Müslüman uyanan şehir.

     Yine Sivas’ın komşusu Tokat’tan yetişen şair Cahit Külebi’nin “Sivas yollarında geceleri/Katar katar kağnılar gider/Tekerleri meşeden/Ağız dil vermeyen köylüler/Odun mu, tuz mu, hasta mı götürürler/Ağır ağır kağnılar gider/Sivas yollarında geceleri” dizeleriyle başlayan şiiri de bendeki Sivas fotoğrafını tamamlayan parçalardan biridir.

     Daha sayılacak pek çok şair ismi olsa da Abdülmecit Sivasi’yi özellikle hatırlamak gerekir. Bu mutasavvıf-şair Zile doğumlu olmasına rağmen o tarihte Sivas ilinin Tokat sancağına bağlı olmasından dolayı onu da Sivaslı görmek gerekir. Bir dönemin talihsiz ve bizde çok yara açan bir tartışmasının taraflarından biridir o… Devrindeki tekke-medrese çatışmasında tekkeler adına konuşan ve söyledikleriyle çok etkili olmuş bir isim. İşte Sivas derken hafızamda bu isim de var. Öyleyse onun bir beytiyle sözü sonlandıralım ve Sivas’a bir an önce gitmenin yollarına bakalım: Zira Sivasi’nin dediği gibi;”Dünyeye dil bağlama bu dehr-i fâni tiz geçer/Pîrlik vakti gelür bu nev-civâni tiz geçer.” Öyleyse vakit tez geçmeden bu niyetimiz gerçekleşsin isterim. Ama bir korkum da yok değil. Öyle ya, ben Sivas’ı eski fotoğraflarıyla anlattım. Ya modernizm denen tufan burayı da allak bullak etmişse… İnşallah korktuğum başıma gelmez ve Sivas’a geldiğimde düşlediğim şehirle karşılaşırım.