orda bir şehir var uzakta
mustafa oğuz
Çocukluğumun derinliklerinde iz bırakan iki im: Süleymaniye Camii’nin yapılış hikâyesini işleyen arkası yarın ve “Orda bir köy var uzakta” türküsü. Birisi Süleymaniye Camii’ne ihtişam üstüne ihtişam ekliyor, Süleymaniye Camii’ni büyülü bir mekân yapıyordu hayâl dünyamda. Nitekim 1989 yılında, gençliğimin baharında, Süleymaniye Camii’nin iç avlusuna adım atarken dizim titremişti. O büyülü ve ihtişamlı binaya yaklaşmanın, içine adım atmanın heyecanıydı bu.
Bu tür heyecanı Cengiz Aytmatov’un Cengiz Han’a Küsen Bulut adlı eserinde anlattığı Kızıl Orda tren istasyonunda ve Cengiz Dağcı’nın romanlarında anlattığı Gurzuf, Ayı Dağı ve Yatla bölgesini gezerken yaşamıştım. Bu tatlı heyecanları hâlâ hissederim.
“Gidemediğin yer senin değildir.” demiş Halil Rıfat Paşa. “Orda bir köy var uzakta” türküsü çocukluğumdan beri bana uzakları, gidemediğim yerleri işaret etmiştir. Görmediğim, gitmediğim, bilmediğim; ama bizim olan uzakları. Ne çok uzak vardı. Dağlar arasındaki köyümden çıktığımdan beri uzaklardayım, ama hâlâ gidemediğim yerler var. Şu güne kadar bildiğim ve okuduklarımla büyülenen ve o “büyülü” atmosferinde yaşayan yerler, bu yerler.
Urfa, Erzurum, Sivas, Edirne, Kahire, Şam, İsfahan, Paris… liste uzadıkça uzar ve liste uzadıkça benim olmayan yerlerin çokluğundan utanırım.
"Bir başıma kalsam şeh-i devrâna kul olmam
Vîrân olası hânede evlâd ü iyâl var"
demiş ya şair. Evli barklı olunca kapılanmışız aynı zamanda. Böyle olunca da el mesafesindeki Sivas’a gidemiyoruz. Gidemediğim bir şehir olan Sivas da benim değildir. Bu yazıda görmediğim Sivas’ın bendeki anlamını ve yankısını ortaya koymaya çalışacağım.
sivas’ı gündemimize taşıyan olaylar
Her şehir yaşadığı olaylarla hatırlanır ve o olaylarla iz bırakır insanlarda. Bu bağlamda Sivas deyince aklıma gelen iki olayı aktarmak istiyorum.
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Sivas’ta bir konser verecektir. Devlet erkânı da salonda olacaktır. O yüzden salon boş olmamalıdır. Her yaştan insanla salon bir şekilde doldurulur. Konser çıkışında gazetecilerden biri konserin verildiği salondan çıkan yaşlı bir amcaya konserle ilgili görüşlerini sorar ve amcadan tarihe geçecek cevabı alır:
— Evladım, Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi.
İkinci olay ise; 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli’nde yaşanan karanlık olaylar. Bu olayın yaşanması Sivas adına hiç de iyi bir durum değildi.
sivas’ı sivas yapanlar
Bir şehir, tarihte yetiştirdiği önemli isimlerle de gündeme gelir ve o isimlerle birlikte anılır. Bu açıdan da Sivas, adını tarihe yazdırmış kadim bir şehrimizdir. Kadı Burhanedin, Aşık Veysel, Yavuz Bülent Bakiler, Ahmet Turan Alkan, Berat Demirci… bu anlamda sayılacak ilk isimler.
Ahmet Kutsi Tecer’in şiirinden bestelenen
“Orda bir köy var uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.”
türküsünü söylerken aklıma Sivas, Urfa, Malatya geliyorsa bu, o şehirdeki dostlarımız sayesindedir. Artık o şehir, o dostla özdeşleşmiştir.
Bu anlamda Sivas önce Martı dergisi ile girmişti gündemime. Kırkikindi dergisi aracılığıyla gıyaben tanıştığımız Said Türkoğlu’nun yönetiminde çıkan Martı dergisi Sivas’ta kanat açmıştı. Martı’nın kimi uçuşlarında şiirlerimle yer almıştım.
Ardından Altıncı Şehir’le Ahmet Turan Alkan kültür dünyasına Sivas’ı taşıdı. Sivas gittikçe kültür dünyamızın bir parçası oluyordu ya da zaten temel taşlardan biriydi de hak ettiği yerini alıyordu. Ahmet Turan Alkan’ın dergilerde ve Zaman gazetesindeki yazılarıyla Sivas büyülü bir kente dönüşüyordu. Sonraki yıllarda Sühan ile Sivas’a yeni bir kültür halkası eklendi ve Sühan yerelliğini kısa sürede aştı. Bu büyük atılımı gerçekleştiren ve sıra dışı bir dergi olan Sühan’ın bir ucundan Hüseyin Kaya, görünmese de diğer ucundan Ahmet Turan Alkan tutuyordu.
Sivas’ın çizdiğim kültür çizgileri elbette ki bu kadar değildir. Benim dünyama yansıyan kadarını aktardım buraya. Cumhuriyet Üniversitesinin, âşıklık geleneğinin temsilcilerinin, önemli sporcuların da şehre kattıklarını inkâr etmemek lazımdır.
Sivas, üzerinde çok durulan, Sivas’tan çıkan kültür insanlarıyla fazlaca gündeme gelen bir kent olurken bir Mersinli olarak Sivas adına yapılanlara imreniyor, kendi kentim için neler yapabilirimin hesabını yapıyorum.
Evet, adı Sivas olan bir şehir var uzakta, “gezmesek de tozmasak da”
“O şehir bizim şehrimizdir.”
Gökmedrese, Çifte Minareli Medrese, Şifaiye Medresesi, Buruciye Medresesi, Ulu Cami yıllarca Süleymaniye Camii’nin hayâl dünyamda yaşadığı gibi yaşamaktadır.Bu mekanlar, o derin uykusundaki Sivas’ı Sivas yapan ruhu beslemektedir. Acılarıyla, sevinçleriyle; Timur’uyla, Aşık Veysel’iyle kendi kabuğunun dışına çıkmış bir şehir olarak yaşamaktadır Sivas. Türkçemizdeki en güzel eserlerden biri olan Beş Şehir’e ek olarak yazılan Altıncı Şehir’i okuyarak Sivas’ın can damarlarında bir gezi yapmak hemen her okur için mümkündür. Bu eser bile Sivas için bir şanstır, talihliliktir.
Yavuz Bülent Bakiler’in şiirinde resmettiği Ulu Cami önündeki yoksul çocuklar, “boya cila yimbeş” diyen yoksul çocuklar o içinde bulundukları yoksulluktan çoktan çıkmışlar, Sivas’tan İstanbul’a belki de Avrupa’ya göç etmiş, Sivas’ı Sivas yapmak için çalışmaktadırlar.