sivas benim durağım
müjgân üçer
Ekin ekilen yere
Sapı dökülen yere
Can kurban canım kurban
Sivas denilen yere
(Sivas Mânisi)
sivas kokusu
Çocukluğumun hatırlayabildiğim ilk olayı, 1945 yılının Haziran ayında, Sivas’tan tren ile Eskişehir’e gidişimizdi. Babam demiryolcu idi. Sivas DDY Cer Atölyesi’nden, Eskişehir Cer Atölyesi’ne tayin olmuştu. Atadan anadan Sivaslı idik. Ailemizin bütün yakınları, büyükannem, dayılarım, amcam, emem (halam), yeni evlenmiş olan ablam Sivas’ta kalmışlardı. Her yıl okullar kapanır kapanmaz, büyük bir özlemle trenle Eskişehir’den Sivas’a gelir, okullar açılana kadar büyükannemlerde kalırdık. Çocukluk hatıralarımda belleğime en fazla yer eden, her yıl Sivas’a gelişlerimizde, trenin penceresinden bakarak, merak ve heyecanla “Sivas toprağına girdik mi?” diye bekleşmemizdi. Tren, sabaha karşı geldiği Kayseri’den hareket ettikten sonra, istasyonları takip eden ablamın, “Sivas toprağına geldik, Yeniçubuk İstasyonu’na giriyoruz.” müjdesi ile sevinir, pencereden Sivas’ın ufkunu, gökyüzünü bir başka coşku ile seyre dalardık.
Bu uzun, bitmez tükenmez tren yolculuklarında, Sivas’a yaklaştığımızda halay çeker gibi birbiri üzerine yaslanmış dağlar, aralarında uzanan yemyeşil vadiler gözümüze bir başka türlü görünürdü. Bazen yanımızdan akan bazen de üzerindeki köprülerinden geçtiğimiz Kızılırmak sanki Sivas’tan haber getirirdi. Ekili tarlalar, ta uzaklardan fark edilen çanakkıranlar (gelincik çiçeği), diğer kır çiçekleri ile baharın ve ilkyazın bin bir nakışlı şalına bürünen yaylaların doyumsuz güzelliği ile lâtif havasını Sivas’a yaklaştıkça içimize daha çok sindirdiğimiz yolculuğumuz, öğle saatlerine yakın, saat 11.00 civarında Sivas garında son bulurdu.
Elimi uzatsam tutabilecekmişim gibi yakın olan çocukluk günlerimin bu silinmez hatırası; Sivas dışında görevli olan ve bayram dolayısı ile gelen oğlumuzun, eve girer girmez, “Açın pencereleri, Sivas’ın havası içeri dolsun!” dediğinde içten ve özden dile gelen Sivas özlemi idi ki anlatılamayan, fakat aynı duyguları yaşayanların bileceği bir şeydi Sivas kokusu.
“İçeriye dolan Sivas kokusunu” söylediğim, hemşehrilerimiz Prof. Dr. İlknur Okatan ve Prof. Dr. Yener Okatan; kırk beş yıl önceleri, İstanbul’da, Ankara’da okuyan öğrencilerin o zamanların en önemli nakil vasıtası olan trenle yolculuk yaptıklarını, memleket özlemi ile trenin penceresinden bakarken Sivas’a yaklaştıklarını hissettiklerini, hattâ Yener Okatan İstanbul’dan Sivas’a gelişine ait bu duygusunu bir seferinde şu dizeleriyle dile getirdiğini anlatmıştı:
“Kayseri’den sonra tren
Habire yokuş çıkar
Hava gittikçe sertleşir
Gittikçe Sivas kokar
Yener Okatan”
semalarına sığmayan sivas
Çocukluk, ilk gençlik yıllarımız hızla geçmiş, yüksek öğrenimimi bitirip, 1963 yılında Sivas’a, doğduğum şehre tayin olmuştum. Gerçek anlamda Sivas’ı tanımam artık bundan sonra başlıyordu. Çünkü tıp ve eczacılık tarihi hocamız, merhum Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Beyefendi’nin derslerimizde üzerinde en çok durduğu konu memleketimizin kültürüne, tarihine, sanatına, folkloruna ilgi duymamız ve bu konuda işittiklerimizi, öğrendiklerimizi kaydetmemiz hususuydu. Bir gün derste, “İlim bir avdır, yazmak onu yakalamaktır.” sözünü söylemişlerdi. O zaman büyükannemin sözlerinden hatırladığım; “Âlim unutmuş, kalem unutmamış.” atasözümüzü söyleyince, hocam büyüklerimden, ailemden duyduğum sözleri yazıp getirmemi istemişti. 1960 yılında Sivas ile ilgili sözlü gelenek ürünlerini kaydetmeye bu şekilde başlamıştım.
Sivas’a tayin olunca hocam bir ödev daha vermiş, Sivas’ta Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus’un yaptırdığı darüşşifanın tamir safhaları ile ilgili bilgi ve fotoğrafları göndermemi istemişti. Tarihimizi, Selçuklu tarihini daha iyi öğrenmeye çalışıyor, başta Darüşşifa olmak üzere Sivas’taki anıtlarını tanıyor, bunlar etrafında oluşan inançları ve efsaneleri de kaydediyordum. Ayrıca sözlü gelenek ürünlerimizi de derliyor, başta büyükannem olmak üzere halktan, özellikle de Sivas’ımızın bilge kadınlarından ne kadar çok şey öğreniyordum. Halkımız, gündelik hayata edebiyatın bütün güzelliğini dâhil ediyordu. Halkın felsefesi ve hayatının özeti olan bu sözlerde ne hikmetler vardı. Deyimlerdeki kestirme ifadelerde söz ustalıkları, anlatım zenginlikleri ve halkımızın ince zekâsına hayran olmamak mümkün değildi. Gerçek anlamda tanıyordum Sivas’ı. Tanıdıkça artıyordu sevgim, hayranlığım ve de bilmediklerim. Sivas bu sözlerde, tarihi yaşayan ve yaşatan binalarda dile geliyor, “Anadolu’nun kalpgâhı” Sivas, semalarına sığmıyordu.
Sivas halk kültürü ile ilgili çalışmalarım ile merhum hocamız İbrahim Aslanoğlu’nun, 1973 yılında Sivas Folkloru, daha sonra da Türk Folkloru dergileri ile başlattığı “halk kültürü hareketi” içinde yer alan talihlilerden biri olmuştum. Araştırdıkça yazıyor, yazdıkça araştırıyordum. Bir gönül mahşeri olan Sivas türkülerimizi, “Sivas benim durağım, ben gardaşdan ırağım” diye başlayan ayrılık mânilerini daha iyi hissediyor; “Göz özün aynasıdır” ve Sivas’ta “öz ağlamazsa göz ağlamaz” diye söylenen atasözünün “özün sözü” olduğunu anlıyor, sevgisi ve özlemi olanın, gözünün ucunda billurlaşan yaş dânelerinin şu mânimizde dile geldiğini görüyordum:
Ağacın başı benim
Toprağın taşı benim
Vatana kim ağlarsa
Gözünün yaşı benim
tarih ve kültür şehri sivas
Sivas’ta yaşamanın tadına varmak, bin yıllık kültür mirasımızla iç içe yaşayan şehrimizin fizikî çehresinden, ruhuna nüfuz edebilmektir. Sivas’ta yaşamanın sorumluluğunu bilmek ve tadına varmak da budur. Yoksa Sivaslı kendi memleketinde gurbette kalır. XVI. yüzyılda yaşamış ünlü şairlerimizden Hayâlî’nin; “Ol mâhiler ki derya içredir, deryâyı bilmezler” dediği gibi.
Bir de Sivas’ta yaşadıkları halde Sivas’a hasret olanlar vardır. Sivas’ta yaşamanın tadına varamamak, ne büyük bir kayıptır. Öğrenim, askerlik ve görevleri sebebiyle Sivas’ta yaşayanlar, buradan ayrıldıktan sonra değil, yaşarken de Sivas’ı çok sevdiklerini bilmelidirler, bunun için de bu şehri tanımalıdırlar.
Tarih ve kültür şehri Sivas'ta, taşa vurulsa ses gelir. Şehrin coğrafyasını oluşturan yer adlarında tarih yaşar. Selçuklu mührünün bin bir nakışında, bir medresenin revakında şaheserler konuşur. Kalenin burcunda, kervansarayda, evliyâ türbelerinde, bir köprünün üzerinde, bir pınarın başında nice efsaneler dile gelir. İnanç ve efsaneler, halkın doğduğu, yaşadığı yere verdiği anlamın ve sahip olma duygusunun ifadesidir.
Anadolu’nun en eski tarih ve kültür merkezlerinden biri olan Sivas... Binlerce yıllık kültür mirası ile tarihe tanıklık eden, tarihi yaşayan ve yaşatan şehir. Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı, neresinden bakılsa Anadolu’nun göründüğü, gelenek ve görenek örgüsüyle de Anadolu'nun özeti olan, Evliya Çelebi'nin belirttiği gibi "şehirlerin anası" Sivas...
“Beşiğin ardı da gurbettir” derler Sivas’ta. Gurbet sızısını çekenler; Sivas’ın kokusunu, havasını, suyunu, dağını, yaylasını, köyünü, evini, anasının aşını, babasının tandır başını, hatta ağır geçen kışını ve karını bile özlerler. Halkımızın söylediği "Kış, dermiş ki; Erzurum'da doğdum ama Sivas'ta otururum!" sözü gereğince, Antalya’dan kışın gelen bir Sivaslı’ya, “Bu kışta niye geldin?” dediklerinde, “Hemşehrimiz olan kar ve kışı bile çok göresdim (özledim)” demişti.
Sivas’ın her şeyini gittikleri yerlerde özleyenlerden bir hanımın şu sözleri de çok mânidardır: Sivas’ın ve Sivaslı’nın misafire ikramdaki ısrarını gittikleri yerlerde bulamayan bir hemşehrimiz şöyle söylemişti: “Altı sene İzmir’de durdum da bir ‘Allah’ını seversen çayını’ içmedim!”
efsânelerin ve tarihin kavşağında sivas
En eski Sivaslı olan Kızılırmak bir efsane yumağıdır. Kızıldağ tepesinin güney yamaçlarından bir kaç kol halinde çıkıp, İmranlı önlerinde birleşerek Kızılırmak adını alan, yurdumuzun en büyük akarsuyu. Kösedağ eteklerinden Habeş Çayı'nı, Zara Ovası'nın güneyinde Acısu'yu, Hafik önlerinde Kuruçay ve Acıırmak'ı, Sivas'ta Murdarırmak ve Mısmılırmak'ı, Tecer Çayı’nı, biraz daha batıda Yıldız Irmağı'nı, Kalın Irmağı’nı koynuna aldıktan sonra yoluna devam ederken etraflarında uzanan ağaç ve yeşillikleriyle Anadolu'nun karakteristik manzarasını oluşturan Kızılırmak, 1151 km. uzunlukta ve 250 km. si Sivas il topraklarındadır. Anadolu'nun ortasında büyük bir kavis çizerek Karadeniz'e dökülen Kızılırmak birçok canlıya da hayat veriyor. Sivas'ın 10 km. doğusunda bulunan Boğaz Köprüsü (Hanzar Köprüsü), 13. yüzyıldan bir Selçuklu yadigârı ve Kızılırmak'ın ilk taş gerdanlığıdır. Sivas şehir merkezinin 3 km. güneyindeki Eğri Köprü (eski Malatya yolu) ile 7 km. batısındaki Kesik Köprü (eski Kayseri yolu) ve Kızılırmak'ın kolu Yıldız Irmağı üzerindeki Yıldız Köprüsü Sivas'ın diğer tarihi taş köprüleridir. Kızılırmak, yöre insanının sözlü geleneğine, hikâye, mâni, ağıt ve türkülerine de tanık olmuş en eski hemşehrimizdir.
Sivas, adını bir söylenceye göre Sipas’tan almıştır. Sipas; (Allah için yapılan) şükür, övgü, senâ ve hamd anlamında Farsça bir sözcüktür. (Eski Grekçe’de; Sebastea) Sivas adı, efsanelerde Tanrı’ya şükür, ana babaya minnet ve küçüklere şefkat anlamıyla sembolleşerek, üç gözeden akan "se-as", üç su / üç değirmen; şükür, minnet ve şefkat pınarları olarak söylencelerde hayat bulmuş. Şehrin adıyla sembolleşen şükür, minnet ve şefkat pınarlarının kurumaması dilekleri de her zaman gönüllerde özlem, dillerde türkü olmuş.
M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Sivas Doğu Roma toprakları içinde kalmış ve bu dönemde de önemli bir şehir olma özelliğini taşımıştır. M.S. VII. yüzyılda başlayan Emevî akınlarında Sivas'ta şehit olan Abdulvehhab Gazi, türbesinin bulunduğu tepeden Sivas'a bakıyor. Gazâları ve menkıbeleri dilden dile asırları aşarak bütün canlılığı ile günümüze gelen Abdulvehhab Gazi, türbesinde yazılı beyitte;
Yetmez mi bu şehrin halkına nimet-i bâri
Burada medfundur, Resulullah’ın alemdârı
ifadesinde de belirtildiği gibi Sivas erenlerinden, manevî koruyucularından biri olarak kabul ediliyor.
Selçuklular döneminde Sivas, Alparslan'ın komutanlarından Danişmend Gazi tarafından 1075 yılında fethedildi. Alparslan, takdir ettiği ve beğendiği Danişmend Gazi'ye bu bölgelerin yönetimini bıraktı. Sivas'ın Danişmendliler döneminden günümüze ulaşan ve zamana meydan okuyan önemli eseri 1196-7 yıllarında yapılmış olan Ulu Cami'dir.13.yy.da Zekeriya Kazvinî, yazmış olduğu eserde; karlı, soğuk günlerde Sivas’ta kuşlara yem verilmek üzere bir vakfiye tertiplenmiş olduğunu belirtir. İşte yüzyıllarca Ulu Cami’de bu güzel gelenek uygulanmış, kışın yem bulamayan kuşlara sahip çıkılarak, caminin vakıf gelirlerinden alınan yemler cami damında ve avlusunda kuşlara serpilmiştir. Anadolu’nun en eski camilerinden olan ve 1955 yılında büyük bir onarım geçiren Sivas Ulu Cami, eğriliği ile meşhur, çini bezemeli tuğla minaresi ile dikkat çekiyor, Hızır direğinde efsaneleşiyor.
Sivas, Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan tarafından 1174 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlandı. Selçuklu sultanları Sivas'ı bayındır hale getirdiler, bu dönemde Sivas Darü'l-âlâ; yücelik beldesi, medreseleri ve âlimlerinin çokluğu sebebiyle Darü'l-ulemâ; âlimler beldesi olarak anıldı. Anadolu Selçukluları döneminde Sivas hızla kalkındı ve büyüdü, ekonomik ve siyasal bir merkez haline geldi, en görkemli devrini yaşadı. Konya'dan sonra, Kayseri gibi ikinci başkentlik görevini yapan Sivas coğrafi konumu itibariyle de ticaret merkezi olmuştu. Nüfusu 100000’i aşkındı ve tüccarlarının bolluğu ve yol güvenliği açısından hanlar, kervansaraylar ve köprülerle bayındır bir kentti. Bu dönemde birçok cami, hamam ve Selçuklu sanatının en güzel örneklerini oluşturan medreseler yapıldı.
Selçuklu şaheserlerinden, Sultan I. İzzeddin Keykâvus'un 1217 yılında yaptırdığı ve kendi adıyla anılan dârüşşifa yani tıp medresesi / tıp okulu bugün de ayakta olan en büyük Selçuklu şifa yurdudur. Sağlık ve sosyal dayanışmaya verilen önemin en güzel belgelerinden olan bu eşsiz anıt, avlulu bir medresedir. Kapıdaki taş süslemeleri, anıtın kitabesi, kabartmalar, iç eyvandaki güneş ve ay rölyefleri içindeki insan figürleri, olağanüstü güzelliklerinin yanında hastalar için de ruh okşayıcı etkiler bırakmış olmalıdır. Bu anıtı yaptıran Sultan I.İzzeddin Keykâvus'un türbesi batı eyvanında yer alır. Türbenin cephesi, Selçuklu sanatının zengin çini süslemelerine sahip olup geometrik geçmeler ve yıldızlarla bezenmiş; beyaz, mavi ve firuze renkleriyle, kûfî ve sülüs çini kitabeleriyle bu eşsiz anıtı ölümsüzleştirirler. Tuğla ile örülmüş ongen türbede sultanın kabri ile birlikte on üç kabir bulunmaktadır. Sivas Dârüşşifası’nda taş, tuğla ve çininin birlikteki güzel uyumu, sanat tarihinde, “Sivas üslûbu” adı verilen bir akımın da adı olmuştur.
Darüşşifanın en önemli bir özelliği de 1219 tarihli vakfiyesidir. Günümüze ulaşan en eski hastane vakfiyesi olan bu belge, Selçuklu şifa yurtlarının işleyişi hakkında bilgiler vermekte, Osmanlı dönemi darüşşifalarının yönetimine de ışık tutmaktadır. Sultan I. İzzeddin Keykâvus'un kısa hayatı, savaşlar, fetihler ve mücadeleler içinde geçmiş olup, genç yaşta ölünce vasiyeti gereği kardeşi I. Alâaddin Keykubad tarafından, banisi olduğu dârüşşifâya defnedilmiştir. Türbesinin kapısında "Geniş saraylardan alındık, dar kabirlere konduk, saltanatım ve malım bana fayda vermedi" mealinde bir kitabe bulunmaktadır.
Sultan I.İzzeddin Keykâvus’un vefatından sonra, hükümdar ilan edilen I. Alâaddin Keykubad önce Sivas'ta, daha sonra muhteşem bir törenle Konya’da yeniden tahta oturdu. I. Alâaddin Keykubad ve ağabeyi I. İzzeddin Keykâvus babalarının kendilerine haşmet ve şevket yıllarını açmış olduğu saltanat yıllarında Türkiye'yi dünyanın en mâmur, en müreffeh ülkesi haline getirmişlerdi. I. Alâaddin Keykubad'ın zehirlenerek öldürülmesinden sonra dünyanın en büyük devletine varis olan genç sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev devlet idaresinde babasının dirayetini gösteremedi. Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Anadolu kapılarında fırsat gözlüyordu.1242 yılında Erzurum'u yağmalayan ordunun hedefi Sivas idi. II.Gıyaseddin Keyhüsrev tecrübeli devlet adamlarının sözünü dinlemedi ve yaklaşan Moğol ordusun sağlam surlarla çevrili Sivas'ta beklemeyerek Sivas'ın 80 km. doğusunda bulunan Kösedağ'da ordugâhını kurdu. 3 Temmuz 1243 yılında Moğolların Selçukluları yenmesiyle Anadolu kapıları Moğollara açılıyor, ihtişamlı devir geriliyor, Türk tarihinin bu elemli savaşı ile hüzün ve feryad dönemi başlıyordu.
Kösedağ’ın tarihimizdeki yeri, efsaneleri, otlakları, rengârenk çiçekleri, kekik ıtırlı yaylaları, dumanlı başı şairlerimizi de etkilemiştir. İlyas Ege şu dörtlüğünde, geçmişle bugün arasında vefa ve sevgi bağını ne güzel dile getiriyor:
Kösedağ bir anıt tarihimizden
Yücelir ufukta kandan kemikten
Bugün gelincikler güller bitirir
Üç bin şehidinin körpe teninden
Kösedağ yüreklerde "dâğ" olmanın ötesinde, Moğollar’ın önlerine kattıkları Türk boylarının Anadolu'ya gelmelerini sağlayan, Anadolu'nun Türkleşme sürecini de hızlandıran bir olaydır. Kösedağ Savaşı’ndan sonra Moğolların yıktığını İlhanlılar yaptılar ve ülke 1276 yılına kadar refah ve saadet içinde yaşadı. Anadolu'nun imarı devam etti, ticaret ve ekonomi ilerledi.
Bu dönemde, 1271 yılında Sivas’ın ufkunda üç şaheser birden yükseldi. Görkemiyle bugün de gözlerimizi kamaştıran Çifte Minareli Medrese ki şer'i ilimlerin okutulduğu bir hukuk fakültesi idi. Buruciye Medresesi ise fen bilimlerinin okutulduğu bir üniversite, Selçuklu veziri Sahip Ata Fahreddin tarafından yaptırılmış olan Sahibiye Medresesi (Göğ/gök Medrese) ise din bilgini yetiştiren, bugünkü anlamda ilahiyat fakültesi idi. Mavi çinileri dolayısıyla böyle anılan, mermer taçkapısı, hayat ağacı taş bezemeleri ve çini minareleri ile ışıldayan Gökmedrese "Sivas bir yüzükse onun kaşı Gökmedrese’dir.” denilmesine vesile olan bir şâheserdir.
XIV. yüzyılın başlarında Selçuklu döneminin kadim ailelerinden Rahatoğulları'nın Sivas’ta Dâru’r-Râha adıyla yaptırmış oldukları kuruluş, vakfiyesi ve çok amaçlı fonksiyonları ile Ortaçağ Türkiye'sinde sosyal dayanışmanın boyutlarını göstermesi bakımından çok önemlidir. Selçuklu döneminde olduğu gibi Sivas bu dönemde de Anadolu'nun önemli esnaf teşkilatı olan Ahîlik merkezlerinden biriydi. Sivas'ın Tokmakkapı Mahallesi'ndeki, Selçuklu tarzı kümbetinde medfun bulunan Ahi Emir Ahmed'in 1333 tarihli vakfiyesi o dönem hakkında çok önemli bir belgedir. Bu dönemde Sivas’a gelen ünlü seyyah İbni Batuta, seyahatnamesinde de belirttiği gibi, çok iyi ağırlanmış; görmüş olduğu medreseler, sosyal yardım kurumları, ahi zaviyeleri sebebiyle şöyle söylemiştir: “Bereket Şam’da şefkat Anadolu’da”
Selçukluların yıkılmasından sonra Sivas, Moğolların tayin ettiği valilerle yönetilmeye başladı. Vali Timurtaş’ın akrabası ve Uygur Türklerinden Alâaddin Eratna, 1343 tarihinde bağımsızlığını ilan etti ve Sivas'ta Eratna Devleti’ni kurdu. Kısa ömürlü bu devletten günümüze gelen, Alâaddin Eratna'nın genç yaşta, düğünü sırasında ölen oğlu Şeyh Hasan Bey için 1347 yılında yaptırmış olduğu muhteşem anıt mezardır. Halkın kısa bir minareye benzettiği için "Güdük Minare" adını verdiği bu kümbet yalnız Sivas'ın değil Anadolu'nun da en özgün yapılarındandır.
Eratna Devletinde kadılık, vezirlik ve naiplik yapan Kadı Burhaneddin 1381 yılında Sivas'ı başkent yaparak kendi adıyla anılan devletini kurdu. Kadı Burhaneddin âlim ve şair bir devlet adamıydı. Çok kısa süren saltanatı hep mücadelelerle geçmişti. Yegâne nüshası British Museum'da bulunan ve divan edebiyatımızın ilk örneklerinden kabul edilen hacimli divanı onun ne kadar güçlü bir şair olduğunun belgesidir. Kadı Burhaneddin, Bezm ü Rezm (Harp ve Sulh) adlı ünlü vekayinâmesini Sivas’ta yazdırdı. Kadı Burhaneddin Ahmed, tasavvufî bir edâ içinde terennüm ettiği şu tuyuğunda dünyayı “gelip geçici güzel koku” ya benzetmiş ölüm ve dünya karşısındaki hislerini şöyle ifade etmiştir:
Dünyayı çok sınadık bir bûyimiş
Kamu âlem varlığı bir Hu’yimiş
Kaplan arslan ejderhalar cümlesi
Ecelin kıynağında ahûyimiş
Ne yazık ki Kadı Burhaneddin, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman tarafından 1398 yazında trajik bir şekilde öldürüldü. Sultan hayatta iken gücünden çekinen Timur 1400 yılı Ağustosu’nda Sivas’a saldırdı, şehir yakılıp yıkıldı ve halkına çok sert davranıldı. Sivas'ın H. 803 yılında vuku bulan bu tahribine, ebced hesabı ile “harab” olarak tarih düşürülmüştür. Sivas’ın tahribine çok üzülen Yıldırım Bayezid'in acısı, o sırada şehzâde Ertuğrul'un vefat etmesiyle katmerlenmiş ve bu ruh hali içinde Uludağ eteklerinde bir çobanın kaval çaldığını işittiğinde; "Çal, çoban çal, Sivas gibi kal'an mı düştü, Ertuğrul gibi oğlun mu öldü?" diyerek ağladığı rivayet edilmiştir. Bundan sonra yine zor günlerin sonunda Sivas’ın ileri gelenleri Osmanlı hâkimiyetine kendi istekleri ile girdiler ve böylece kentin yaraları sarılmış oldu.
Sivas XV. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı şehzadelerinin oturduğu sancak merkezlerinden biri idi. 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet ordusunu Sivas'ta toplayarak, hazırlıklarını burada tamamladı ve Otlukbeli Savaşı için hareket etti. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferine Sivas'tan çıktı. Sivas, Kanunî Sultan Süleyman döneminde eyalet merkezi oldu. Kanunî 1533 ve 1548 yıllarında İran seferine giderken, IV. Murat Revan seferine giderken yine Sivas'ta konaklamıştı. Sivas sahrası Osmanlı ordusuna her zaman konaklama menzili idi.
Safevîlerin gönderdiği Şiî propagandacıların tertip ve tahrikleri, Osmanlı idarecilerinin haksız vergi uygulamaları, Celâlî isyanlarının XVI. ve XVII. yüzyıllar boyunca devam etmesi, eşkıyalar ve göçebe aşiretleri, Osmanlı’nın sınır kenti ve bir kırılma noktası olan Sivas’ın gelişmesine zarar vermişlerdi.
XVI. yüzyılda Sivas’ın aydınlık yüzlerinden Şemsi Sivasî (1517–1597) âlim ve mutasavvıf bir şair ve Sivas halkının sosyal hayatında önemli rolü olmuş bir evliya idi. O da Abdulvehhab Gazi gibi Sivas’ın manevî koruyucularından kabul edilmişti. Mensur ve manzum pek çok eseri olan Şemsi Sivasî, eserlerinin hatimesinde Sivaslılara hayır dualarında bulunmuştur. Halk arasında yaşayan menkıbelerini ve engin hoşgörüsünü, hangi tasavvuf kitabını açsak karşımıza çıkan şu ünlü beyitlerini unutabilir miyiz?
…
Sür çıkar ağyar-i dilden ta tecelli kıla hak
Padişah konmaz saraya hane mamur
olmadan
…
Bir aceb sevdaya düşmüş tutuşur Şemsî
müdam
Hakk’a makbul olmak ister halka menfur
olmadan
Şemsi Sivasî’nin yeğeni âlim ve mutasavvıf şair Abdulmecid Sivasî (1563–1639), III. Mehmed’in daveti üzerine İstanbul’a gitmiş, yeğeni Abdülahat Nuri’yi de yanında götürerek onu yetiştirmişti. Kadızadelilerin taassubundan çıkan tartışmalara cevap vererek birçok yanlışlıkları önleyen Abdülmecid Sivasî ilmi, tarih bilgisi ve şairliğinin yanında, görmüş olduğu yolsuzlukları padişaha söyleyecek kadar cesur ve aydın bir kimse idi. I. Ahmed’e verdiği manzum şikâyetnâmesinin ilk beytinde “padişahım, bir makama ehil bir adam mı lazım, yoksa adama makam mı lazım” diyerek devrinin bozukluklarına kalemi ile savaş açmıştı.
Yolların kavşağındaki Sivas, 1860’lardan sonra “emin belde” olduğu için göç almıştı. Kafkasya'nın Ruslar tarafından işgali ile buradan göç eden Kuzey Kafkas halkı Uzunyayla, Yıldızeli ve Kangal yöresine yerleştirilmişti. 1877–78 (1293) Osmanlı Rus Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı'nda da emniyetli bölge olan Sivas'a Kars ve Ağrı yöresinden, Cumhuriyet'ten sonra Rumeli’den göçler olmuştu.
Osmanlı döneminde Sivas'a atanan çalışkan valilerin gayretleri ile Sivas'a güzel eserler kazandırıldı ki Halil Rifat Paşa (1827-1901)' nın bayındırlık alanındaki hizmetleri, bin bir güçlüklerle yapılan ve günümüzde de kullanılan Sivas-Ordu, Sivas-Malatya ve Sivas-Tokat yolları o günlerin hatırasını taşır. Halil Rıfat Paşa'nın; "Gidemediğin yer senin değildir" vecizesi, bugün karayollarımız için anlamlı bir hedef olmuştur.
millî mücadelenin köşe taşı sivas
4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongre'si ile Sivas, tarihteki yüceliğine tekrar kavuşmuştur. Yakın tarihimizde bu seçkin yeri ile Sivas, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulma fikrinin bütün vatan sathına yayılması gibi bir kararın şerefini de taşımaktadır. Sivas Kongresi'nde ulusal dernekler "Anadolu ve Rumeli Müdafaâ-i Hukuk Cemiyeti" altında birleştirilmiş, ulusun egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" düsturunda ifadesini bulmuştur. Sivaslı hanımlar, Vali Reşit Bey (1868–1924)'in eşi Melek Hanım'ın başkanlığında "Anadolu Kadınları Müdafaâ-i Vatan Cemiyeti”ni kurmuşlar, mücevher ve altınlarını bu cemiyete vererek, millî mücadelede Sivaslı hanımların yükselen sesi olmuşlardı. Kurtuluş Savaşı'nda Türk kadınının iftihar edeceği büyük hizmetler yapan bu cemiyet, millî mücadele müddetince, Heyet-i Temsiliye ve Ankara Hükümeti ile ilişkilerini sürdürmüş ve Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın büyük takdirini kazanmıştır.
Sivas, tarihî bir uygarlık merkezi olarak günümüze kadar gelen benzersiz anıtlarıyla, doğal-kültürel zenginlikleri, coğrafî konumu, yetiştirmiş olduğu çok sayıda ilim adamları, meşhur devlet adamları, gönül erenleri, sanatçıları, şairleri ve âşıkları, yazarları, halk kültürü (folkloru); halk edebiyatı, inanç, gelenek ve görenekleri, Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi'ndeki şaheserleri, mutfak kültürü, el sanatları, halı-kilim dokumacılığı, gümüş işçiliği ve halk müziğiyle bin yıllık Türk kültür mirasının belgeleri ile iç içe yaşayan ve onları yaşatan bir sultan şehirdir.
Gökçebostan / Sivas - 11 Nisan 2007