melal ikliminde
bir türkü şehir:
sivas
metin önal mengüşoğlu
Oldum olası şehirlerle başım hoştur. Zaman zaman oturur şehirleri severim. Nasıl yaparım bunu? Haritalarına bakarak, tarihlerini okuyarak, yetiştirdiği sanatkârları tanıyarak mı? Hayır! Benim yöntemim farklıdır; ben şehirleri, türkülerini dinleyerek severim. Yahut türküler üreten şehirleri severim. Nedeni basittir; öteden beri geliştirdiğim bir kanaatim vardır; saldırganlar türkü okuyamaz, türkü söyleyemezler. Çünkü türküler, daha doğuştan, ancak mazlumların ağzına, hançeresine, lehçesine yakışan bir naiflik taşır. Türkü söyleyen bir zalim, türkü söyleyen bir Sultan, türkü söyleyen bir Ağa, Şeyh, türkü söyleyen bir Patron düşleyebilir misiniz? Peki ya, türkü söyleyen bir çoban, türkü söyleyen bir kuma, türkü söyleyen bir inşaat işçisi, türkü söyleyen bir âma, türkü söyleyen bir gurbetçi, türkü söyleyen evde kalmış bir kız ve hatta türkü söyleyen bir er; bütün bunlar mümkündür.
Sivas’a ikisi içerisinden kuş uçumu geçmiş olmak kaydıyla üç defa uğramışım. En uzun sürelisi, hem de otuz yıl evvel, bir yarım gün, adeta bir deve kervanındaki bezirgân yamağı gibi, ufak tefek iaşe temini maksadıyla, üç beş dükkâna uğramak suretiyle gerçekleşti. Bunun ötesinde bir ayak basmışlığım, suyunu içip ekmeğini yemişliğim yoktur. Sivaslı tanıdıklarım da sayılıdır. Ve lakin Sivas, kalbimi sevgisi -ilgisi değil- ile dolduran üç beş Anadolu şehrinden birisidir.
Harputluyum malumunuzdur. Urfa ve Kerkük şehirlerine yönelik sevgim ise bir tür karındaşlık münasebetiyledir. Çünkü biz üç kardaş sürekli aynı türküleri söyleriz. Hoyratlar, divanlar, el ezberler bizim ağzımıza pek yakışır. Müziğin, folklorun ilmini irfanını yapmışlığımız da müsellemdir. Ama ben bir asabiyetçi ve de şovenist değilim. Kavmiyetçilik nazarımda merdut bir temayüldür. ‘Öteki’nin türkülerine, ilmine, irfanına hürmetim vardır. İşte bu hürmet zarfı içerisinde Sivas’a yer yok. Zira Sivas her nedense benim kalbimde öteden beri ‘beriki’lerin safında yer tutmaktadır.
Evvela Sivas yüksek bir şehirdir. Ufku açık. Bozkır. Ben bozkırları çöl iklimine benzetirim. Çöl iklimi insanının gözü keskin olur. Alabildiğine uçsuz bucaksız uzayıp giden, dört bir etrafımızdaki sonsuz ufuklar, insandaki hem kafa hem de kalp gözünün ferasetini artırır diye düşünüyorum. Hatta düşünmüyor bunu gözlüyor ve iddia ediyorum. Var sayınız ki yer yuvarlağının en tepesinde siz oturmaktasınız. Her şey sizden daha aşağıdadır. Eşya ve hadiseleri, eksenden çevreye doğru bütün boyutlarıyla gözlemleme imkânına sahipsiniz. Böyle bir iklimin insanında gece ve gündüz görüşü mevzuunda ne muhteşem algı, bilgi ve sezgi birikimi olur, düşünebiliyor musunuz? Bu bir.
İkincisi, şu başta söylediğim saldırganlık meselesi. Ufku açık yani sürekli göz önünde bulunan böylesi şehirler, eşkiyânın iştahını kabartır. Sürpriz baskınlara, saldırılara maruz kalır. Böylesi şehirlerin ahalisi kendisini savunurken gaddar ve hunhar olamaz. Mağduriyetinin öfkesini ölü veya diri insan yahut herhangi bir canlıya eziyet vererek çıkartamaz. İnsan kalbinin kinini, öfkesini, acısını dindiren en insani eylem konuşmak, söze müracaat etmektir. Ahali için söz söylemenin en güzel, en onurlu ve en insani yolu türküdür. İşte Sivas bütün tarihi eşkiyalıklar karşısında, zalime misliyle muamele etmek yerine kendini, geleceğini, çocuklarını ve tarihini sükûnete ulaştırmak maksadıyla türkülere başvurmuş sevimli bir şehrimizdir. Türküler insanlara ne kazandırır? Adalet, hakkaniyet, erdem, incelik, izzet ve onur. Bütün bunlar böyle naif ruhlu bir halkın rozetidir. Tarih önünde Sivas’ın başını dik tutmasını sağlayacak üç beş mimari eserin dışında başka ne var, diye sorulacak olursa, türküler yetmez mi; diyeceğim.
Şehirleri bize İlahî Haber getiren Nebi’lerin işaretiyle biz insanlar kuruyoruz. Ona şekil ve ruh veriyoruz. Onun toprağına ölülerimizi gömüyoruz. Bebelerimizi onun toprağında yetişen türlü yemiş ve besinlerle büyütüyoruz. Hepimiz topraktan geldik, yine toprağa gidecek ve ona karışacağız. Üzerinde doğduğumuz, doğarken göbek bağımızı gömdüğümüz, ürünlerinden yiyip içtiğimiz ve nihayet onun bağrına kendimizi yahut kendimizden olan nice parçamızı gömdüğümüz toprak ile aramızdaki alakayı, sevdayı, daussılayı türkülerden başka ve daha iyi ne(ler) anlatabilir? Bir toprak üzerinde yaşayan insanlar eğer türkü söyleyebiliyor, türkü yakabiliyorlarsa, onlar asla nankör olamazlar. Nankörlük etmeyen insanlar ise, İlahî Haber’lerde övülmüş insanlardır. Sivas bu şehirlerden birisidir. Hatırlayalım ki, zalim Mekke müşriklerinin vahşetinden ötürü Medine’ye Hicret eden Allah Resulü’nü, Yesrib’in genç kız ve oğlanları türküler söyleyerek karşılamışlardı.
Demiştim ki, bozkır toprağı bende çöl izlenimi bırakıyor. Böyle bir yakıştırmayı uygun bulmuştum. Bozkırlar mekân ve mesafe fikrinin/ hayalinin yatay ve dikey anlamda, kendiliğinden genişlemesi/zenginleşmesi demektir. Bozkırlarda ses, fısıltı veya en ufak bir çıtırtı, yeterli yankı imkânı bulamayacağı için, ille de gırtlağın ve nefesin elverdiği ölçüde bir avazın omuzlarına yüklenerek boşluğa salıverilmelidir. Belki de türküler işte bu nefes açma ameliyesinin yarattığı insani ve tabii ihtiyacın sonucunda doğmuştur; kim bilir? Ayrıca bozkır insanının yüreği yanık ve kavruk olur. Mesafeler ıraktır, bu yüzden açlığı ve susuzluğu da uzun sürelidir. Ayrılıklar, hasretler ise çaresi yok ölümler kadar dokunaklıdır. Bunun üzerine bir de ılımlı, hoşgörülü, özverili bir insan tabiatını ekleyin; bu tabiattaki insan topluluğu üzerindeki eşkıya baskısını düşünün. İnsan şair olmasın da ne yapsın; türkü söylemesin de ölsün mü? Türkü söyleyen insan ise vahşi, hunhar, gaddar olamaz. O naiftir.
Ben Sivas’ı niçin seviyorum, diye kalbime sormama hiç gerek yok. O’nu gördüm, gezdim, ekmeğini yiyip suyunu içtim, insanından alaka gördüm, onlardan bana bir menfaat dokundu diye değil, türkü söylüyorlar diye sevdim. Türküler bana bir kişisel menfaat sağlıyor mu, bilmem. Ama bir toplum içerisinde türkü söyleyenlerin bulunması o toplumun maslahatı adına emsalsiz bir değerdir. Sivas’ı, Anadolu coğrafyasına, o zengin toprağı ile bu değerleri katan, nadir ve numune şehri selamlamak benim insanlık, hemşehrilik, karındaşlık, kardeşlik borcumdur. Çünkü ben de bir bozkır, bir Anadolu çocuğuyum. Göbeğimin gömüldüğü toprağı seviyorum. Bir toprağa aidiyetin, oraya mensubiyetin güzelliğini tadan, bundan ötürü memnun ve mesut bir kimseyim. Aidiyetini benimseyen bütün insanların buna hakkı vardır. Elbette topraktan geldiğini inkâr edenler, kendini bundan müstağni zannedenler dışında. Zaten onların türküleri de yoktur. Çünkü türkünün hamurunda tıpkı insan hamurundaki gibi toprak, çamur, pişirilmiş toprak, yani Anasır-ı Erbaa vardır.
Ah, dünya kulağıyla türkülerine hayran olduğum Sivas’ı, dünya gözüyle bir daha ve doyana kadar görmeyi ne kadar isterdim.