bir sivas tasavvuru
mehmet kurtoğlu
Her şehrin kendine mahsus bir çağrışımı vardır ve şehirler bu çağrışımlarıyla tasavvur oluşturur. Oluşan bu tasavvur daha çok türküler ve mekânlarla şekillenir. Özellikle bu daha önce hiç görmediğiniz bir şehir ise, duyduklarınız veya okuduklarınızdan hareketle ‘kendinize mahsus’ bir şehir fotoğrafı oluşur zihninizde. İtali Calvino’nun Görünmez Kentler’de anlattığı gibi bir taştan bir şehir yaratabilirsiniz… Yahut benim gibi bir türküden veya bir mektuptan hareketle bir Sivas canlanabilir zihninizde…
Sivas’ın benim için işte böylesine bir anlamı var. Bir yolculuk esnasında yalnızca içinden arabayla geçtiğim Sivas, bir mekân olmanın ötesinde, bir duygu şehridir. Bu duygu şehrinin temeli gönülden gönüle kurulan bir dostlukla atılmış, mektuplarla şekillenmiş olduğundan bu şehre vardığımda gezip dolaşma cesareti dahi gösterememiştim. Sanki bu duygu şehrini keşfettiğimde idealimde oluşturduğum Sivas ve Sivaslı büyüsünü kaybedecek, ‘kendime mahsus’ bu hayal şehrim yıkılacaktı…
Tabi, bütün bunlardan önce Sivas, türküleriyle zihnimde yer edinmişti. Her saati türküyle geçen bir şehirde doğup büyüdüğüm için, Sivas gibi türküyle anılan bir şehirle kendiliğinden bir bağ oluşmuştu. Mesela mahalli türkücümüz Seyfettin Sucu’nun “Sivas ellerinde sazım çalınır” türküsü ile yine aynı sanatçının:
“Giderim Sivas üstü
Antep yoluma düştü
İstedim hiç dönmüyüm
O yar aklıma düştü”
türküsü zamanla yalnızca dinlenilen türkü olmaktan çıkmış, artık dostluk kurduğum biriyle özdeşleşmişti. Kelimeler ve kavramların zihinlerimizde çağrışımı olduğu gibi türkülerinde bizde uyandırdığı çağrışımlar vardır. Bu çağrışımlar sayesinde bazen şehirlere anlam yükleriz. Bu Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Her şehir kendi türküsünü çağırır” sözüne götürür bizi. Ve türkü ile şehir arasında bağ böylece kurulur. Bu bağ yalnızca Sivas için değil, diğer şehirlerimiz için de geçerlidir. Örneğin bir Yemen türküsü kendi medeniyetimizin bir parçası olan şehirlere ve tarihi olaylara götürür bizi. Dinlerken duygu sağanağına yakalanırız… “Adana’ya kar yağmış”, “İzmir’in kavakları” “Ordu’nun dereleri” “Bitlis’te beş minare” gibi türküler ise adı geçen şehirlerle özdeşleşmiş, artık şehrin hafızası olmuş türkülerdir. Her bir türkünün bizde bıraktığı bir çağrışım vardır.
Bazen de bir şehrin türkülerinin gönülde çağrışım yapması, kişinin özelliyle ilgili olabilir. Kişi kendine göre şehre bir anlam yüklemiştir. Bu anlam çerçevesinde şehre yaklaşır. Sivas isminin geçtiği türkülerin benim zihnimde anlam kazanması, görmediğim bu şehirde, görmediğim bir sevgilim oluşuydu. Belki birilerine tuhaf gelecek ama yalnızca mektuplarından tanıdığım, fotoğrafını dahi görmediğim fakat fikirlerini önemsediğim Sivaslı bir kızla mektuplaşmam sonucu olmuştu. Bu mektuplaşmanın bende birkaç çağrışımı oldu. Bunlardan biri “Sivas”ı mektuplardan tanımamdı. Bu Sivas, gördüğüm bir Sivas değil, okuduğum bir Sivas’tı. Tıpkı Altıncı Şehir’de anlatılanlar gibi… Her insanın bir ilk şehri vardır ve o ilk şehirden hareketle diğer şehirleri tanımlamaya çalışır. Benim ilk şehrim Urfa olduğundan Sivas’ın soğuk ve uzun süre karlı olması, bende “yaz’ı olmayan şehir” fikrini çağrıştırmış, filmlerde gördüğüm Sibirya görüntüleri zihnimde oluşmuştur. Çöl iklimi bir şehirde yaşadığım için bana göre iklimler; yaz ve kıştan ibarettir. Çünkü Urfa baharı olmayan, yazı uzun süren bir şehirdir. Nisan ayında her taraf yeşillenir Mayıs ayında her şey sararır… Sarı-sıcak deyimi burada tam yerine oturmuştur… Sivas ise bunun tam tersi soğuk-beyaz bir fotoğraf olarak şekillenir zihnimde…
Mektuplaşmanın benim için bir diğer boyutu modern zamanlarda nostalji yaşatmasıydı. Tıpkı klasik romanlarda olduğu gibi hayatı, inancı, duygu ve düşünceyi paylaştığım “entelektüel kadın” tipinin varlığını bana göstermişti… En çok okuduğum, en büyük yalnızlıkları çektiğim, bunalımlı yıllarımda sığındığım bu mektuplar, aşkın fiziki boyutunun ötesinde metafizik boyutu olduğuna inandırmıştı beni… Bu durumu romanlarda okuduğum veya filmlerde izlediğimin ötesinde bir hakikat olarak bizatihi yaşamıştım. Belki de bu yüzden en çok sevdiğim filmler arasında Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”nı gösteriyordum… Zira benim âşık olduğum veya sevdiğim kadının kendisi değil, fikirleriydi. Bu halet-i ruhiyem ile “Sevmek Zamanı” filmindeki gence ne çok benziyordum… O bir fotoğrafa âşıktı bense resmini dahi görmediğim bir kızın yazdığı mektuplara… O genç, fotoğrafına âşık olduğu kadına ulaşmasına rağmen yine de fotoğraftaki kadını sevmektedir… Bense mektuplardaki duygu ve düşünceleri… Filmdeki genç, fotoğraftaki kadına ulaşır ama kadını değil de yine fotoğrafı sevdiğini söyler… Çünkü gerçeği kopyasını karışlamamaktadır… Psikolojide buna ne ad verirler bilemiyorum ama şahsen ben de entelektüel de olsa kadının kendisini değil, kopyasını tercih ederim.
Her kadim şehrin çağrışımı genelde aynıdır ve küçük ayrıntılar dışında birbirine benzerler. Sivas’ın o küçük ayrıntısının bendeki çağrışımı ise; kar beyaz kışların, uzun mektupların, hüzünlü türkülerin, entelektüel kadınların şehri olmasıdır. O bu yüzden benim için önemli ve özeldir. O mektuplardan tanıdığım sevgili gibi, kendini benden saklamış bir şehir olarak anılarımda yaşayacaktır… Gerçekte mektuplardaki kadınla tanışmış olsaydım, belki bugün bu duyguları yaşamayacaktım. Ve kendime mahsus bir Sivas’ım hiç mi hiç olmayacaktı…