bu şehir bu yazılardır

mehmet konukçu

 

     Sivas… 1991’in ekiminde Gaziköy’ün sekiz kişilik bir ilköğretim sınıfı… Sonra Halil Rıfat Paşa Lisesi… Çay içtiğimiz, sohbet ettiğimiz mekânlar, samimi dostluklar her daim hatırladığım. Gaziköylü Yusuf Dede, Terzi Hüseyin Abi, Kitapçı Sabri Amca, öğrencilerimiz Ömer, Osman, Yeşim, İclâl, Sevgi, Emine, Hüseyin, Ayşe, Asiye, Nuriye, Şükriye, Gülcan, Altun, Ayfer, Adem, Servet, Ahmet, Memduh…

     Sivas’tan bana kalan; öğrencilerimin yazılarıdır, mektuplarıdır. Kurşun kalemle yazılmış, içten bir o kadar da derin yazılar… Bu şehir bu yazılardır benim için bir bakıma.

     Şimdi tek tek karıştırıyorum; kompozisyonlar, yazılı sınavlarda verilen cevaplar, ödevler, günlükler, mektuplar… “Benim bu şehirde ne işim var?” diye sorduğumda cevabın yazılanlarda saklı olduğunu çok sonraları anladım. İşte bundan dolayı Türkçe, edebiyat derslerinde yazılanlardır Sivas.

     Ayşegül “Biz de bu dünyada kaybolmuş bir sözcüğüz.” cümlesini yazdığında orta ikideydi, bana ‘bir şey’ demek istiyordu. Tülin, “Konuşmanız tabiattan bir alıntı gibi, kuş sesleri, rüzgârın esişi gibi.” derken ne söylemekteydi? Yeşim’in Donmuş Kalpler yazısında hangi incelik gizliydi?  Sevgi’nin, “Her gün artan bilgilerim yetmiyor, bu bilgilerin ötesini ve güzellikleri de öğrenmek isterdim.” cümlesi de orta ikinci sınıfta kurulmuştu.

     Kelimelerin gücüne inanıyor musunuz? Kalın bir defteri elinde tutan Hüseyin de böyle sormuştu. Sonrası kitaplar, kelimeler…

     “Bana hayattan bezmiş, umudunu yitirmiş bir insana cesaret verici bir söz söyle deseler, ‘Irmak gibi ol’ derdim. Irmak birçok gizli şey saklar, tıpkı hayat gibi.” demişti Kızılırmak kıyısındaki sınıf gezisinde Nuriye. “İçimde öyle bir kararsızlık var ki… Yalnızca doğru olanı olmak istiyorum, her nedense karşıma engeller çıkıyor.” ifadelerindeki sorgulama da Şükriye’nindi. Gülcan, T. S. Eliot’ın şiirlerini gün doğarken yorumlamıştı.

     “İnsanın bir resim sergisini gözü kapalı gezmesi nasıl körlükse, kâinatın güzelliklerini hissetmemesi de gaflettir.” diyen Asiye farkına varmadan bir kavramı tanımlamaktaydı. Sınıfları elli kişiden fazlaydı, az yazardık, çok konuşurduk hatırladığım kadarıyla.

     “İçgüdü kelimesini kullanmayı sevmem. Bu kelime bana daha çok insanî gurur ifade etmektedir, hayrete düşmemizi engellemektedir.” düşüncesi orta birinci sınıftaki Sinan’ındı. Çok şaşırmış olmalıydım bu içgüdü tanımına. “Allah bizi sevdiği için arıya bal yaptırıyor, madem bizi çok seviyor, neden bir arıya bizi sokmasını emrediyor? Arı soktuğunda canımız acıyor. Allah madem bizi çok seviyor, niye arı canımızı acıtıyor?” Sinan ile aynı sınıfta olan Sevgi de çok şaşırtmıştı mantığıyla.

     Ürkek Ceylan mahlaslı Emine sözcüklerle uğraşırken orta birdeydi sanırım:

     Ve

     Ellerim boşluğu avuçlarken

     Sımsıcak umudun

     Bulutlarla dalgalandığını görüyorum.

     Cılız ağaçların dallarını

     Sonsuza uzatmak ister gibi

     Derinden en derinden

     Dua ettiklerini seziyorum O’na.

     Ve ben boşluğu değil

     Sevgiyi istiyorum

     Bakışlarında bir kuşun.

     Sivas’ın bir edebiyat dergisinde şiiri yayımlandığında orta ikinci sınıftaydı ürkek şiirler yazan Emine. Birgül ile gezerdi. “Ben küçüklüğümle noktalayacağım / Bilinmezliğin o sonsuzluğu fışkıran / Hayal avuçlarını” derken ne demek istiyordu acaba?

     Çiçek Ülkesi Yazıları’nı Hüseyin ile hazırlamıştık. Orta birinci sınıftan lise son sınıfa kadar olan öğrencilerin yazıları vardı. “Çocukların öğretmeni olunmaz, onların dünyalarından çok şey öğrenilir. Ne diyelim, bu güzel çocuk yazılarını ilerde büyüyecek olan kendilerine ithaf edelim. Çocukluklarındaki fıtrî adreslerini kaybetmemeleri duasıyla…” diye yazmıştım önsöze. Hüseyin de Çocukça Bir Deneme’yi denemişti. Çiçek ülkesinin yazarları büyüdüler biliyorum, şimdi yazıyorlar mı, işte bunu bilmiyorum.

     “Ey kar tanesi! Seni şair olup düşlerime, şiirlerime koymak istiyorum.” diyen Dilek,

     “Ey yıldızlar! Sizin yerinizde olmak isterdim. Gökyüzünde öyle güzelsiniz ki kendimi sizi seyretmekten alamıyorum.” diyen Yeşim,

     “Beden bir rüyadır, her an bu rüya sona erebilir, ruh haline gelebilir. Bu rüya Allah’a bağlıdır, istediği zaman son verir bu rüyaya.” diyen Duygu,

     “Çocuk, çocuk kalacak değildi. O da bir fidan gibi büyüyüp ağaç olacaktı. Ben çocukluğuma doyamayacaktım. Özleyecektim, bulutlarla şekilden şekle girmeyi, yağmur taneleriyle dans etmeyi özleyecektim. Sevgim bir kelebek olup uçmayacaktı. Sevgim, karları delip deli diyecekleri gönlüme gelecekti. Aklımın bildiği yoldan, sevgi yolundan gidecektim.” diyen İclâl,

     “Siz hiç imkânsızdan sonrasını düşündünüz mü? Düşünmüş olabilirsiniz ama bunu asla uygulayamazsınız. Siz kalıplaşmış duyguların kölesisiniz.” diyen Nuray çok küçüktü, hepsi çok küçüktüler. Büyüdüler, düşüncelerine ne oldu bilemiyorum. İclâl’in dediği gibi fidan büyüdü ağaç oldu, çocuk büyüdü ne oldu, bilemiyorum.

     Hepinize selamlar…