tezatlar şehrine veda ederken…

 

mehmet cangir

 

Şehirler üçe ayrılır: Sevdalar şehri, mecburiyetler şehri ve tezatlar şehri. İlk iki şehir tipi izaha fazlaca muhtaç değildir. Tezatlar şehri ise kendisini ifşa için epey çaba gerektirir. Sırasıyla değinelim:

Sevdalar şehri sizi alıp götüren şehirlerdir. Bu şehirlere direnemezsiniz. Çünkü bu şehirlerde, ilk aşkınıza göz kırpmışlığınız, komşu teyzelere bakkaldan ekmek almışlığınız, gazozuna mahalle maçı yapmışlığınız vardır. Bu nedenle, ara sıra beyninizi zonklatan “ben bu şehrin nesini seviyorum?” sorusu saçmadır. Çünkü bu şehirler; sevdaların şehridir, safça hayallerin, çocuksu duyguların, platonik aşkların şehri. Bu şehirler, yüreğinizi bıraktığınız şehirlerdir. İsteseniz de başka şehirlere sevdalanamazsınız, çünkü yanınızda yüreğiniz yoktur.

Gelelim mecburiyetler şehrine…

Allah’ın talihli kulları dışında insanların çoğu ömürlerini mecburiyetler şehrinde geçirirler. Bir yerde ikamete mecbur edilmiş olmak, cebrin en kahpesi, hayatın dayattığı zorlamaların en cilvelisi. Cilvesi, siz yaklaşmak istedikçe size uzaklaşmasından gelir. Çünkü ruh ikliminiz uyuşmaz bu şehirlerle. Tutunacağınız noktalar neredeyse hiç yoktur. Mecburiyetler şehrinde yaşayanlar, o şehrin “tutunamayanları”dır.

Ve tezatlar şehri…

Bu şehirler, yazının istikametinin gösterdiği şekilde sevdalar ve mecburiyetler şehirlerinin arasında bir yerlerde konumlanmışlardır. Bazen yüreğinizi alır götürür, bazen de ruhunuzun en karanlık noktalarını kışkırtır bu şehirler. Kaçmak istersiniz, kaçamazsınız. Yollar düğümlenir, çıkmaz sokaklar tarafından çevrelenirsiniz. Şehrin tek bulvarı bile karanlık bir dehlize dönüşür aniden. Bu, ikamete mecbur edilmiş olmak tarafıdır, tezatlar şehrinin. Ancak bu ruh hali fazla uzun sürmez. Size uzaklardan göz kırpan bir tarihi eser silueti, eski zamanların ruhunu yaşatan bir sokak ve yaşadıkları yerin medeniyet geçmişini şahsında temsil eden şehir yerlileri, sizi derhal yaşama davet eder, soluk alış verişleriniz hızlanır, ruhunuzun karanlık noktaları yerini baharın yeni açmış tomurcuklarına bırakır.

Heyhat! Bu da uzun sürmez…

Bir örnekleşmiş sokak müsveddeleri, üstünüze üstünüze gelen bitişik nizam apartman ucubeleri, köşe başından kulağınıza çalınan nahoş bir müzik ve kaldırımda yürürken kimsenin size çarpmaması için yaptığınız akrobasi hareketleri ve gösterdiğiniz üstün gayret. Üstüne bir de taşranın kendine has boş vermişliğini, bıktıran rehavetini, ağır aksak yaşam düzeneğini, işsizlik ve mevzusuzluktan mütevellit bir dedikodu sarmalını ekleyin. Karşınızdaki manzara, tezatlar şehrinin küçük bir taşra yansımasından başka bir şey değildir.

Bu yansımaya hemen aldanmayın. Çekip kolayca gidemezsiniz öyle. Çünkü siz bu şehrin bir tutunamayanı değilsinizdir. Tutunduğunuz mekânlar, tutunduğunuz insanlar, yokluğu ruhunuza acı verecek yaşanmışlıklar vardır. Elveda demenin ne kadar zor olduğunu anlarsınız. Kelimelere içli bir ses tonu eşlik eder. Fonda, gitmek mi zor kalmak mı zor şarkısının sözleri…

”Sormamışsın hiç kimseden,

Çok üzgünmüşsün giderken,

Arayıp durmuşsun beni kimseye belli

                                           etmeden,

Gitmek mi zor kalmak mı zor,

O sabahı gel bana sor.”

Hatıralar sökün eder birden, içiniz burkulur. Yüreğinizi bu şehirlerde bırakmasınız da (çünkü yüreğiniz zaten sevdalar şehrindedir), geride bıraktığınız hatıralar gönlünüzün bir köşesinde tezatlar şehrine mühim bir mevki tahsis edecektir, emin olunuz.

Fazla söze ne hacet: İstanbul benim için sevdalar şehri, öğrencilik yıllarımın Ankara’sı mecburiyetler şehri, “Şehr-i sanim” dediğim Sivas ise tezatlar şehridir. Yüreğimi bıraktığım değil beynimin zorladığı şehre giderken tezatlar şehrindeki tüm dostlara selam olsun…

 

dipnot yerine:

Sivas’ı yağmurlu bir günde terk ediyorum. Kederliyim. Yüreğimin acıyan yerlerine, ruhumun karanlık noktalarına temas ederek yağıyor yağmur. Hüzünlü bir ayrılışa en çok yakışan yağmur mudur? Değilse neden üstüme üstüme yağıyor yağmur? Evetse niçin şu an aniden güneşe kapı aralayan öğlen üstü, yüreğimi serinletmiyor. Sayısız soru sormaya mecalim var. Ancak herhangi birini bile cevaplayacak takatten yoksunum. Çünkü içim acıyor.  Çünkü kederliyim. Çünkü yol kenarında gördüğüm pejmürde evlerin pencerelerinden sarkan, düştü düşecek çocuklar hüznüme ortak olmuyor. Kurak topraklar, yeşilin her tonuna hasret yamaçlar ve kulaklarımı tırmalayan berbat bir müzik ruhumdaki karanlık noktaları büyütüyor, hüznümü kışkırtıyor.

Ve ben tezatlar şehrine yakışacak bir ruh haliyle Sivas’tan ayrılıyorum…