bahanesi var…

mehmet aycı

 

     Bir şehre aşina olmak, onu kendimizden görmek için bir bahanemizin, hadi bahane sözcüğü ucuz kaçtı, bağımızın, sebebimizin olması gerekir. Durup dururken, a fotoğrafına baktım, harika görünüyor, diyerek kartpostal kapısından şehre muhabbet kapısını aralamak yahut orda bir kent var uzakta o kent bizim kentimizdir, gözlüğünü takmak da bir yoldur lakin bunun bağlılık boyutuna gelmesi yine başka nedenlere, başka bahanelere bağlıdır.

     Hoş, kent/şehir/medine kimliğini hak eden her şehre bir ünsiyetimiz, gidip görmesek de bir aşinalığımız, en azından bir sıcak duruşumuz vardır var olmasına da, konumuz bu değildir. Ansızın vardığımız “şar”ın taşında, toprağında olmasa bile en azından mekânlarıyla ve insanlarıyla bir şekilde vazgeçemediğimiz rabıtamız olmalı ki, o şehir bizim şehrimiz olsundur.

     Burada, kent insan ilişkisini “birey” özelinde konu ettiğimizin unutulmaması gerekir. Zira uygarlık aidiyeti bağlamında bizim saydığımız ana kentler,  gidip görmesek de, sokağında caddesinde dolaşmasak, suyundan ekmeğinden nasiplenmesek de elbette bizimdir ve bu aidiyeti doğuran etkenlerin farklı değerlendirilmesi icap eder.

     Şu an itibariyle ahir ömürcüğünün yarısını Ankara’da geçirmiş olan fakir, başka bir kentte uzun süre kalamayacağını düşünmekte, bunu sorguladığında ise kenti yaşanmaya değer kılan onlarca “bahane” köhne mekânlardan kitapçılara, kıyıdaki bir esnaftan bilmem hangi parktaki ağaca kadar aynı anda ve aynı sevimlilikte kaş göz etmektedir.

     Bu söz kalabalığından sonra hamdolsun, Sivas’a dair yazacağımız yeni bir yazının da kapısı açılmış bulunmaktadır. Yazıyı çarşafa çevirmeden ve yar zülfüne de fazlaca dokunmadan bizi Sivas’a kayıtsız bırakmayan birkaç bahaneyi zikretmek yerinde olacaktır.

     Elbette Sivas Anadolu coğrafyasında nadir Türk mühürlerinden biri olması, renkli şehir hayatı, maruz kaldığı istila, Cumhuriyet’in kuruluş tohumlarının orda atılması gibi bahanelerin yekûnuyla, onu sevme bahanemizin ilk sırasındadır lakin bunun mazeretimiz gereği numara dışı tutulması gerekir. Doğrusu bu numaralandırma işi de çektiğimiz bir numaradan ibarettir ve bu bağlamda on’un bir’den iki’nin dokuz’dan önde ya da solda olduğuna bakmamalıdır; bahane bahanedir; sevgi sevgidir.

     Bu kaydı düştükten sonra evvela söyleyelim ki, dilimizde Sivas’ın ekmeğinin ve suyunun tadı, ense kökümüzde, hatırladıkça Sürmene bıçağının tende uyandırdığı ürpertiye benzer soğuk hazretlerinin hatırası bulunmaktadır. Çayını kahvesini içmişliğimiz, caddesinden sokağından geçmişliğimiz, adres sorduğumuzda, alış veriş yaparken, taksiye bindiğimizde Sivaslıyla bir iki kelam etmişliğimiz vardır.  O iki kelamdan ne çıkar demeyin; buraya kadar okuduğunuz yazı da nihayetinde o laflamanın açtığı pencerenin ışığında yazılmaktadır.

     İkincisi Sivas, bir demiryolu kentidir ve mektebinde okumuş, çoluğunun çocuğunun rızkını tren yolundan kazanmış bir yazarın, içinden tren geçen bir şehre kayıtsız kalması, bile bile dünyanın en tatlı mevzularından birini altıncı yola sallaması anlamına gelir. Cer Atölyesi’nin (Atelye Borusu adlı nefis denemesinden dolayı Berat Demirci’ye ayrıca teşekkür ederiz) Sivas Gar’ının, hadi en hafifi İstasyon Caddesi’nin hatırı yok mu birader, diye adama sorarlar da, yüzümüz şu muzip çocukların boyadığı yük vagonu çehresine döner.

     Üçüncüsü, Altıncı Şehir adında okuduğumuz kitaptır ki, bize yalnız Sivas’ı değil, şehrin sarhoşlarına varıncaya kadar her kesimini fazlasıyla sevdirmiştir. Ayrıca, Ahmet Turan Alkan’ın bizzat Sivas’ta yaşıyor olduğunu bilmek bile Sivas’ı sevme bahanelerimizden biridir. Hoş, Sivas’ta yaşamasalar da Beşir Ayvazoğlu’nun, Şahin Uçar’ın, ne bileyim biraz da Sivas şairi olan Yavuz Bülent Bakiler’in Sivaslı oluşları bahanemizin mazeretlerindendir.

     Bahanenin mazereti mi olurmuş, Türkçeyi kıyma birader, diyenler Ali Baba Mahallesi’nde kafayı tütsüledikten sonra tekrar okusunlar; ne diyorduk, dördüncüsü, fakir Sivas dergilerinde yazı ve şiir yayımlamış bir kardeşinizdir ve kendisini birazcık Sivas’a ait hissetmesinde bu dergilerin de hatırı sayılır payı bulunmaktadır. Üstelik bu dergiler sayesinde kurduğu dostluklar bu gün de Sivas üzerinden devam etmektedir. Bazılarıyla sık görüştüğümüz, bazılarının selamını aldığımız Sivaslı edebiyatçı dostlarımız- yanlış anlaşılmasın, birini unuturum da hatırı kalır diye isimlerini zikretmiyorum, yoksa kim olduklarını bilen biliyor- Sivas’ı sevmemizin esaslı bahanelerinden biridir.

     Beşincisi, hadi geçelim o evvel zaman ulemasını, üdebasını, velisini, delisini; Pir Sultan Hazretleri’nin hafızamızdaki deyişleri bile Sivas’a kayıtsız kalamayacağımızı göstermektedir. Aşık Veysel bu bağlamda dünkü çocuktur ve nihayetinde dünkü çocukların da bir kenti sevip sevmeme bahsinde hatırları bulunmaktadır; icabında hatırlanmalıdır…

     Altıncısı diyeceğim de, kendimi kaybeder altmışa kadar çıkarım diye korkuyorum, hemen bu altıncı, size “Altıncı Şehir”i hatırlatmasın ayrıca, o bahsi geçtik, hem İslam’ın şartı beştir, neyimize gerek, fazlasını fazlası yazsın; bu da icabında Sivas’ın bir Müslüman şehir oluşuna uygun düşmektedir.

     Hülasa, Sivas Sivas’tır ve Sivas’a dair söyleyeceklerimizin tren yolu gibi uzamasındansa, Sivas’ı Sivas olduğu için sevdiğimizi söylemek erbabınca yeterli sayılmalıdır. Yeterli değil diyenlere hususi tecrübelerimizi yine zata mahsus bir zarfla anlatmaya da amadeyizdir.