yabancısı olduğum memleket

kalender yıldız

 

     Sivas’ı ne kartpostallardaki Çifte Minare ve Gök Medrese’den ne de bütün Sivas ahalisinin bir şekilde göbek bağı bulunan demiryollarından tanırım. Ben Sivas’ı karakışından tanırım. Ben Sivas’ı şubat tatili dönüşlerinde, yollar kapandığı için, dizkapağıma kadar çıkan karı dizleye dizleye beş kilometre yol teptiğim, ıslanan paçalarımın donduğu günlerden tanırım. Ben Sivas’ı on dokuz mayıslarda yağan kardan tanırım. Burada sözü edilen Sivas, Sivas şehri değil, coğrafyasıdır. Sivas’ın yerlisi olmama rağmen şehirle tanışmak lise yıllarında -sınıfını hatırlamıyorum- kısmet oldu. Tanışıklığımıza sağlık problemleri vesile olduğu için benim için hoş bir tanışma olmadı.

     Sivas’ı en yoğun gördüğüm dönem, üniversite için Tokat’a gelip gittiğim, 1993–1997 yılları oldu ve bu dönemde bile -yazık ki- şehirden ziyade otogarı, şehir içinden otogara giden yolları öğrendim. Bir banka oturup otogarda gözlem yapmayı şehirde gezmeye tercih ettim… Her şeye -bütün tembelliğime- rağmen Sivas’la olan tanışıklığımız, yakınlığımız bu dönemde artmış olsa da bir türlü; “Sivazlıyım, Suvazlıyım” diyemedim, ben hep: “Sıvaslıyım” diyenlerden oldum.

     Sivas deyince Kızılırmak, Kızılırmak deyince Sivas ve biraz da Veysel gelir aklıma: “Kızılırmak ne’ttin allı gelini” hazin hikâyedir, geçelim… Hâlâ duruyor mu bilmiyorum, lise yıllarımda, Şarkışla çıkışlı “Kızılırmak Seyahat” ve “Güven Seyahat” isimli iki firma vardı, bir de bunların bıçkın muavinleri… Bu iki firma, çoğu yaz döneminde olmak üzere, bazen öyle çılgın bir rekabete tutuşurlardı ki bir çay parasına; Sivas’a veya Kayseri’ye gitmek mümkün olurdu. Rekabetin çıldırdığı bu dönemlerde ben de birkaç kez duman altı; Şarkışla-Sivas, Şarkışla-Kayseri yolculuğu yapıp bu fırsatı değerlendirmişimdir. Astımlı bir adam için bu yolculukların ne bela bir şey olduğunu anlatma gayretkeşliğine girişmeyeceğim, hem girişsem de hakkıyla anlatabilmekten acizim.

     Sivas’ı tanımak konusunda geç kaldığımı ve bu konudaki pişmanlığımı da anlatmayacağım ama şu kadarını söyleyeyim ki Sivas, Türkiye’de kimliği ve kendisine has bir kültürü olan altı, bilemediniz yedi şehirden birisidir. Yerli bir ahalisi; kendisine has gelenek göreneği, kültürü, gündelik hayatı olan, tabiri caizse saat gibi işleyen düzenli bir şehir. Çok kadim bir tanışıklığımız ve çok fazla bir samimiyetimiz olmasa da Sivas’ta hiç kaybolmadım. Vilayet Konağı’ndan dört kola ayrılan şehir, yine dört koldan Vilayet Konağı’nda toplanıyor. Demem o ki; Sivas öyle hara güre değişen bir şehir değil. Özellikle şehre kimliğini veren yer ve mekânlar, aradan yıllar geçse de döndüğünüzde sizi bıraktığınız gibi karşılar, karşılıyor.

     Bünyesinde; Selçuklu ve Osmanlı -sanıyorum Selçuklu eserleri daha fazla- mirasını, büyük bir ihtimamla taşıyan birkaç Anadolu şehrinden biri de Sivas kalasıdır. Selçuklulardan kalan miras, şehrin dokusuyla o kadar uyum içindedir ki -özellikle kümbetler- insanı kendisine hayran bırakır.

     Şehrin Osmanlı Devleti nazarındaki yerini bir sultanının, Yıldırım Beyazıt’ın, veciz ifadesi ile aktaralım. Timur, Sivas’ı işgal etmiş, şehzade Ertuğrul’u öldürmüştür. Bu kara haber kendisine ulaştıktan birkaç gün sonra padişah, has adamlarını da yanına alarak üzüntüsünü bir nebze de olsa dağıtmak için Bursa’da kır gezisine çıkar. Gezi sırasında Beyazıt, bir çobanın ağaç gölgesinde rahat içinde kaval çaldığını görünce dudaklarından gayri ihtiyari: “Çal çoban çal, Sivas gibi kalan, Ertuğrul gibi oğlun mu gitti?” sözleri dökülür.

     Son olarak bir hatıra. Sivas’tan Şarkışla’ya doğru gelirken farklı bir güzergâh tercih etme şansınız yoktur. Tek yol; bir yanı Kızılırmak tarafından bir yanı da adını bilmediğim bir dağ tarafından kesilmiş olan o, dar yoldur. İşte bu yolda, bizim Çepni beldesine ait 302, bir ikindi vakti, hırlaya hırlaya yol almaktadır. Belediyeye ait bu emektarla, Sivas’a haftada bir sefer düzenlenir. Otobüsteki kırk beş kişi; komşu, tanış veya akrabadır yani herkes birbirini tanır.

     Bir Sivas seferi dönüşünde adı geçen yolda, o tatlı rampada emektar 302, kırk beş yolcusu ile ilerlemekte iken bir Man tarafından sollanır. Biraz sonra 302 Man’ı sollar, sonra tekrar Man, derken bu sollama işi birkaç kez tekrar eder. Rampanın bitmesine az bir mesafe kala gayrete gelen 302 şoförü, Man’ı tekrar sollar. İnatlaşmayı kazanmış olan şoför, muzaffer bir eda ile tam düze çıkıp gazı kökleyecekken Man, son bir gayretle tekrar önce geçer ve yolu çaprazlama kapatır. Kamyonu olduğu gibi bırakan Man şoförü, mecburen durmuş olan 302’nin dışarıdan açılan kapısına yaklaşır, kapı koluna bastırır, kapıyı açar, tek kelime etmeden; şoförün başını direksiyona koyar ve pata küte sırtını yumrukladıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi hiç konuşmadan kırk beş kişinin şaşkın bakışları arasında geldiği gibi gider.

     Kırk beş kişide de çıt yoktur. Şoku atlatan ilk kişi şoför olur ve yolculara dönüp: “Yav arkadaş niye kimse bir şey yapmadı?” der. Cevap arka beşlide oturan Keş Hatem’den gelir: “Ula Servet, bir daha vursa kızacaktım.” Adam tek başına, kırk beş kişinin arasına dalmış, gözüne kestirdiği şoförü bir güzel pataklamış sonra da elini kolunu sallaya sallaya çekip gitmiştir. Şimdi otobüste kırk beş ezik yolcu, sinirli bir şoför vardır. Man şoförü mü? Çoktan sırra kadem basmıştır.

     Netice-i kelam; Sivas’a bir daha ne zaman yolum düşer bilmiyorum ama dedemin: “Şeker gardaşım.” diyen sesi hep kulağımdadır gardaş…