seneler içinde zalım o sene
kadir üredi
Yokluk ve sıkıntılarla geçen çocukluk günlerimizin yüreğimize kazılmış keder yüklü resmini, günümüze taşıyıp yeniden bir kere daha seyretmek istedik.
Anamın yorganı üzerimden kaldırıp ayağının ucu ile bedenimi defalarca sarsmasından neçe sonra uyanıp yatağa oturduğum vakit, ortalık daha yeni yeni ağarıyordu. Uykunun verdiği mahmurlukla kollarımı şöyle bir yukarı doğru kaldırıp uzun uzun esneme isteğim anamın buyurduğu “yumuşla” yok olup gitti. “Kirden pasaktan kokmaya başladık, bu gün çamaşır yıkayacağım git de Ziyabeygilin pınarından birkaç dönüm su getir!” lafı canımı sıktı ama ana isteğine itiraz hakkımız olmadığı için, gönülsüz gönülsüz bu zahmetli yumuşa peki deyip boyun büktüm.
Anam avlumuzun sokak tarafındaki “kaşın” yani kerpiç duvarın dibine gecenin bir yarısında kurmuş olduğu ocağı yakmak için kucak kucak tezek, yarmaça taşıyor, odunluktaki yakacağın bereketi kaçmasın inancıyla, her taşıma seferine besmele çekerek başlıyordu. Bense çocukluk uykusuyla doymamış bedenimin uyumak arzusuna dur deyip, omuzluğun çengeline taktığım bir çift su kovasını yüklendikten sonra sabahın alaca karanlığında mahallemizin alt başındaki Mebus Ziyabey Konağı’nın has bahçesinde akan pınarın yolunu tuttum. Kovalar dolarken sabahın sükûnuna düşüncelerimi katıp oturduğum dinlenme taşında, pınarın çifte lülesinden akan suların sesini dinliyorum. Kovaya akan suyla birlikte içime tarifsiz hüzünler doluyordu. Güneş gökyüzünü yavaş yavaş aydınlatıyordu.
Konak kapısındaki azameti, yüceliği, çocukluk düşünceleriyle seyre başladım. İnsan boyunun en az bir buçuk misli yüksekliğindeki çifte kanatlı konak kapısına bağlanmış eski zaman işi iri pirinç halkalar, tokmaklar, paralel ve çapraz kapı kuşaklarına hatasız aralıklarla perçin edilmiş demirci işi “güllepler”, seyreden gözlere doyulmaz bir ziyafet çekiyordu. Kapı üzerine bir taç gibi oturtulmuş, oluklu kiremitlerin dizildiği dura, Şeyh Çoban Sokağı’nın yoksul görüntüsünü zenginleştiriyordu. Tez zamanda dolup taşan su kovalarını çengellere takıp omuzluğu hıhlayarak kaldırdım. En az yirmi beş kilo yükün altında iki büklüm olan bedenim ve titreyen bacaklarımla Kaleboyu’nun dik yokuşunu tırmanmaya başladım.
Anam ocağın önüne diz çökmüş bir elini toprağa destek verip diğer elini dizine dayamış, ince ince duman tüten tezek ateşini harlandırmak için ciğerlerindeki havayı ocağa üflüyordu. Bunca yıldır çektiği eziyetten, yokluk ve sıkıntılardan naçar kalmanın çaresizliği ile kendi meşrebine göre tepkisini gösterip “yokluğun gözü çıksın” derken dumanın gözlerinden akıttığı yaşları, başındaki yazmanın uçları ile kuruluyordu. Dal gibi ipince olmuş kolları ile zar zor kaldırabildiği kovaları ocağın üzerindeki iki kulplu kocaman çamaşır kazanına boşaltan anam, “Hadi yavrum, guş gibi bir dönüm su daha getir de ocağın altı boşa geçmesin” dedi.
Sabahtan ikindi ezanlarının okunacağı saatlere kadar iki komşu kadının yardımı ile yıkanan çoğu yırtık ve yamaklıklı çamaşırlar, sokağın bir başından ta öte başına kadar çekilen iplere serilmiş, mahallemiz o gün renk renk çamaşırlarımızın teşhir edildiği bir sergiye dönüşmüştü.
Kuruyan çamaşırları toplayan anam, bunları teker teker gözden geçiriyor, sökük ve yırtık olanları bir tarafa ayırıyor sağlam olanları kendine has bir hünerle katladıktan sonra bohçalıyordu.
Evimizin ikinci katında, üç basamakla çıkılan, sofa tarafı açık olduğu için tırabzanla emniyete alınmış bir küçük mekân vardı. Ve biz buraya “kızlar sekisi” derdik. Bu mekânı kıble yönündeki pencereden gelen güneşin şavkı aydınlatırdı. Anam ayırdığı sökük ve yırtılmış çamaşırları kızlar sekisindeki pencerenin önüne yığdı. Dikiş çekmesinden çıkardığı yamalık bohçası ile iğne, iplik, yüksük kutusunu da getirdikten sonra pencereden gelen gün ışığına göre bedenini ayarlayıp sökükleri dikmeye, o zamanlardaki kadınlara has bir sabırla yırtıkları yamamaya başladı. Kızlar sekisi akşam saatlerinde daha bir loş daha bir sessizdi. Yalnızca duvarda asılı ata bergüzarı antik saatin tit takları duyuluyordu. Evdeki bu sıkıcı sessizliği bozmak için, konsolun üzerinde duran iri gövdeli radyonun düğmesini çevirdim. Sofa, parazitin karıştığı davudi bir erkek sesiyle doldu. Spiker, Avrupa’yı kasıp kavuran savaş haberlerini verirken adına “uçan kaleler” denilen tayyarelerden atılan tonlarca bombayla şehirlerin haritadan silindiğini, binlerce askerle sivilin can verdiğini anlatıyordu. Anam havadisi daha iyi işitebilmek için, radyo tarafındaki kulağını örten yazmasının ucunu kaldırıp can kulağı ile dinliyordu. Savaşta ölen askerlerin haberini işiten anamın birden “tepdili şaştı.” Yine Çanakkale’de, Allahüekber Dağları’nda Yemen çöllerinde şehit olan kavumunun hısımının, konu komşusunun, babasının, emmisinin şehitlik haberlerini aldığı çocukluk günlerini hatırladı. Yavaştan yavaştan gaydelenmeye başlayan anamın sesi daha fazla yükselmeye, kızlar sekisinin duvarlarında yankılanan ağıtlar öteki odalara kadar yayılmaya başladı. Çanakkale’de şehit düşen emmisi, Sarıkamış Dağlarında donup kalan babasının kara haberinin geldiği gün söylenen ağıtları, şimdi tekrarlamaya başladı. Bir ölüm haberi işitince anam hep böyle yapar; yüreğinde biriken yılların acılarını, seferberlik senelerinde çektiği sıkıntıları, gözyaşlarına dönüştürüp gecenin karanlıklarına boşaltırdı. Anam yanaklarından süzülen yaşları arada bir elinin tersi ile kuruluyordu. “Garemetli anam”; kendine has bir seda ile yakıp söylediği ağıtlara dil tutuyordu.
Çocuk yüreğim bu ağıtları dinlemeye daha fazla dayanamadı. İçim doluktu, “ökelendim.” Gözyaşlarımı zor zapt edip gam yüklü evden dışarı çıktım. Gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Yere çömeldim, sırtımı bahçedeki asırlık servi ağacına yasladım. Küçücük ellerimi gökyüzüne açtım. Yurdumu bu savaştan, bu felaketten koruması için gözlerimden akan yaşlarla Allah’a yalvardım.
sene sene de ile bu sene/ seneler içinde zalım o sene
Yıl 1943… İkinci Cihan Harbi tüm şiddeti ile devam ediyor. Gazete okuyanlarla, radyo dinleyenlerin anlattıklarına göre Avrupa’da kan gövdeyi götürüyor. Sivas’ta ise ahali, “Harbe ha bugün ya yarın gireceğiz” hesabı ile tasarrufu son haddine kadar uyguluyor. Başımızdakiler yurdumuzu, savaş belasına bulaştırmama politikasını gazetelerin yazdığına, büyüklerimizin laflarına göre başarı ile yürütüyor ve bir taraftan da savaşa girmişiz gibi halk üzerinde sıkı bir denetim ve tasarruf politikası uyguluyor. Gaz yağı, ekmek, çay, şeker, çamaşırlık bez, entarilik pazen karneyle satılıyor. Bunların haricindeki ihtiyaç maddelerinin pek çoğu ya bulunmuyor veya kara borsada el altından çok pahalıya satılıyor. Bilhassa ekmek… Ağır işte çalışanlar tüm, büyükler yarım, çocuklar çeyrek ekmek alabiliyorduk. Yanlış hatırlamıyorsam ekmek üç aylık karnelerle günlük kuponlar halinde, nüfus cüzdanlarımıza “Ekmek Karnesi Verilmiştir” damgası basıldıktan sonra veriliyordu. O günlerin anısı olarak damgalı nüfus cüzdanımı hala saklıyorum.
Çocuklar iki dilim ekmekle yirmi dört saat idare edip yarı aç yarı tok günlerini geçiriyordu. Ne sırtta gömlek ne kıçta don var. Gıdasızlıktan kaburgalarımız sayılıyor. Ceket, pantolon yerine daha ucuza mal olduğu için kız çocukları gibi analarımızın biçip diktiği entarileri giyiyoruz.
Şehirde karartma uygulanıyor. Akşam olup da lambalar yakılmadan önce pencerelerden dışarıya ışık sızdırmayan renkli perdeler çekiliyor. Perdesi olmayan evlerde ise camlara koyu renk kâğıtlar yapıştırılıyor. Cadde ve mahallelerdeki elektrik direklerinin lambaları yakılmıyor. Cer Atölyesi’nin tüm camları siyaha boyandı, gece vardiyasında çalışılırken dışarıya ışık sızmıyor. Mavi renkli ampullerin yakıldığı gecelerde işçiler üretim yapma uğraşı veriyor. Yetkililerin emirleri ile sığınak yapmaya mecbur tutuldukları için ailelerin pek çoğu bahçelerine, kimileri de mahallesindeki boşalanlara adına sığınak dediğimiz çukurlar eştiler. Zaman zaman Cer Atölyesi ile belediyenin “kornaları” acı acı öttüğünde büyüklerimiz korku ve endişe ile sığınaklara koşuşurken, bu tatbikat biz çocuklar için bir oyun bir eğlence havasına dönüşürdü. Dudaklarında dualarla sığınakta çömelip korkuyla bekleşen büyüklerimizin suratlarındaki çaresizliğin resmini merakla izlerdik. Bazen de beklemekten “sabrımız su kesilir”, sığınaktan zamansız çıkar; kollarında kırmızı çaput bağlı amcaların “Korna çalmadan niye çıktınız? Çabuk sığınağa girin!” azarlarına muhatap olurduk.
Savaşın ne zaman sona ereceği bilinemediği için, gelecek günler düşünülerek ofis ve çevresindeki hangarlara buğday stoklandı. Hangarlar yetersiz kalınca da şehrin pek çok cami ile mescitlerine buğday dolduruldu.
Cer Atölyesi’ni düşman uçaklarının muhtemel saldırılarından korumak için saat kulesine makineli tüfek, Sıptırıç Tepesi ile Kaleardı Mahallesi’ndeki Abdiağa Konağı’nın arka bahçesine uçaksavar topları konuşlandırıldı. Görevli askerler de savaş sona erinceye kadar mahallenin mescidini koğuş olarak kullandılar. O seneler mahallemize Demiryol Sınıfı ile Topçu Birliğine mensup askeri bölükler de mevzilendirildiği için bunların talimlerini heyecan ve merakla izlediğimiz, etkisinde kaldığımızdan olsa gerek; günlük oyunlarımızın yerini savaş oyunları almıştı.
Yaz aylarının yakıcı güneşi altında talim yapan askerlere acıyan analarımız, kovalar dolusu ayran yapar; elimize verdikleri bakır maşrapalarla bu ayranları asker ağalara dağıtmamızı, para verecek olurlarsa katiyen almamamızı sıkı sıkı tembih ederlerdi. Demiryol köprülerinde de askerler nöbet tutar, şehrin giriş çıkış güzergâhları günün her saatinde gözetim altında tutulurdu. Zaman zaman görevli amcalar sınıflarımıza gelirdi. “Gaz maskesi” dedikleri başlıkların nasıl kullanılacağını öğretirlerken, arkadaşlarımızın başlarına taktıkları maskelerin fil hortumuna benzeyen uzantısından nedense çok korkardık.
Her sabah, “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” andından sonra öğretmenlerimiz, yakalarımızın düğmelerini çözdürür, sınıfı bit muayenesinden geçirirdi. Çamaşırlarımızda bit tespit ettiğinde gömleğimizi değiştirmemiz için evlerimize gönderirdi. Arkadaşlarımızın alaylı bakışları altında sınıfımızdan ayrılırken yaşadığımız ezikliğin yüreğimizde açtığı yara, o günleri her hatırlayışımızda yeniden kanar.
Salgın hastalıkları önlemek için devletin görevlendirdiği memurlar, mahallelerde ev ev dolaşır; çocukların iç çamaşırları, yük kemerlerindeki yataklar, yorganlar, yastıklar teker teker kontrol edilirdi. Bu giyecek ve yatacakların kirli, bilhassa bitli olduğu tespit edilirse evdeki tüm çamaşırlar belediyenin çöp taşıma işlerinde kullandığı at arabasına yüklenir, ev halkı ile birlikte “tepürhaneye” götürülürdü. Çamaşırlar temizlik ve dezenfekte işleminden geçirilirken, ev haklı da burada yıkanırdı. Ayrıca fakir ailelerin, belirlenen gün ve saatlerde belediye hamamında yıkanıp temizlenmeleri için de imkân sağlanmıştı. Şehrimiz, o yıllarda yurdumuzun en emin şehirlerinden biri olduğu için, 1941 yılında Edirne Sanat Okulu Sivas’a nakledilmişti.
1943 yılı çocukluğuna denk gelen bir nesil olarak yaşadığımız o sıkıntı ve zorluklar bu günden bakıldığında tahammül edilmez gibi görünüyor. Mamafih bu yokluğu, bu sıkıntıyı milletin tamamı son raddesine kadar yaşamıştı. Nerdeyse bütün dünyayı yakıp kavuran savaş ateşini sadece uzaktan hissettiğimiz için belki de şanslıydık!..