gönül coğrafyamda bir şehir: sivas

 

ismail bingöl

 

                                                              nuşrevani adil nerede tahtı

 süleyman mührünü kime bıraktı
resulü ekrem'in kanunu haktı
her ömrün sonunda bir feryat gördüm

âşık veysel

 

     Bir şehirden söz etmek için, illa ki o şehirde uzun müddet kalınmış; sokaklarının, caddelerinin hatıralarınızın izini taşıyor olması gerekmez herhalde… İnsanın; gördüklerinden, tanıdıklarından, okuduklarından dolayı sevdiği, gönül coğrafyasında yer verdiği şehirler de olabilir ve bunun altında, mutlaka geçmişe dayalı, çağrışımları olan bir yön vardır. Ta çocukluğunuzda dinlediğiniz türkülerde, büyüklerin anlattıklarında o şehir ya da bazı şehirlerle ilgili bir kısım bulunabilir. Sonraki zamanlarda ise bu, okuduklarınızın ve gördüklerinizin de yardımıyla biraz daha şekillenerek, zihninizde günbegün çoğalan, adı geçtiğinde,  kendinizce bir şeyler anlatabileceğiniz bir kimliğe bürünür.

     Ne var ki çağımızda, çocukluğumuzun ya da gençliğimizin şehirleri giderek değişik tehlikelerin sınırına girmekte ve yıllar önce zihnimize yerleştirdiğimiz o güzel, o anlamlı ve şehre hayat veren o munis görüntüler bozulmaktadır. Bu tehlikeli durumlardan biri; şehir kavramına ve şehir kimliğine aşina kişilerin azalması ve hatta neslinin kesilmesidir. Bu ise, şehirlerin geleceği açısından büyük tehlike oluşturmakta, şehirlerin kendine has kimliğini her geçen gün biraz daha aşındırmaktadır.

     Zira; "İç göçün insan malzemesini kırk elli yıldır harmanladığı, yerlilik kavramının anlamını âdeta unutmuş şehirlerde, bu gibilerin nesli ya tükenmiştir ya tükenmek üzeredir. Oysa, “Şehirlerin, tarihi ve kültürel kimliklerinden dolayı, dönüştürme özellikleri vardır.” yargısına göre, şehre gelen insanlar, süreç içersinde, o şehrin bir parçası olmalıdırlar. Ancak, yukarıda bahsettiğimiz durum, göç edenlerin referans alacak ve davranışlarını özdeşleştirecek ‘şehirli’ bulamamalarına sebep olmuştur ve şehri tanımaktan kaynaklanan sevmek ve sahiplenmek duygusu, göç dalgasının getirdiği bu insanlarda yer edememiştir. Bu mesele, sadece büyük şehirlerin değil, günümüzde artık Anadolu’nun giderek büyüyen şehirlerinin de önemli bir problemidir. Bu problem; şehirli kimliğini edinip, öncekilerle birlikte huzur içinde yaşamayı ve benimsemeyi öğrendiğinde,  onun ardından da kendini o şehre ait hissetme ve koruma süreçlerini aştığında ortadan kalkacaktır.
     Ne var ki göç ile gelenler için ‘ideal modeller’ kendilerinden birkaç yıl önce gelen, ekonomik anlamda imkân sahibi olmuş kişilerdir. Bunlar için,
medeniyetin ortaya koyduğu şehir kültürü ve sanat eserlerinden bahsedilemez. Şehirleri, yıkarak para kazanan barbarların yaşadığı bir yer haline dönüştürenler için, düşünce ve sanat kaygısı altında taşa şekil veren ustaların ortaya koyduğu el emeği göz nuru şaheserlerin bir önemi yoktur. Konumuzla ilgisi olması bakımından tarihçi Reşat Ekrem Koçu’nun anlattığı bir hadise, şehirlerin şehri İstanbul’un nasıl yok edildiğinin resmi gibidir:
     Osmanlı’nın taş ustaları dünyanın en iyi ustaları imiş, Eyüp Mezarlığı’nın mezar taşı ustalarından birinin oğlu ölmüş, o güne kadar birçok önemli devlet adamına mezar yapan usta, oğul acısıyla, tam iki yıl hüzünlenerek, şaheser sayılacak bir mezar taşı yapmıştır. Bu mezar 70’li yıllarda yol yapımı sırasında dozerle yıkılmıştır. Çalışanlar mezarı yıkmakla kalmamış, taşlarını kırarak yola katmışlardır. O şaheserin belediye yöneticileri ve çalışanları için ‘sadece bir taş’ olmaktan başka anlamı yoktu anlaşılan.
     Bilgisiz, bilinçsiz, idraksiz ve kültürsüz zihniyetler bu kötülüğü sadece İstanbul’daki bir mezara değil, Anadolu şehirlerindeki birçok nadide esere de yapmışlardır. Bugün çocukluğumuza dair hatıralarımızın geçtiği mekânların ne kadarını çocuklarımıza gösterme imkânına sahibiz?  Ya da; herhangi bir şehirle ilgili yazıda geçen bir evi, bir hanı, bir hamamı ve hatta camii, medreseyi, bugün oraya gittiğimizde eğer yerinde göremiyorsak, yaşatılmaya çalışılan şehirden değil de, yok edilmeye çalışılan ve zamanın insafına terk edilmiş bir şehirden söz edebiliriz.

     Onun içindir ki; şehirlerin eski sakinleri yaşadıkları yeri tanıyamamakta ve aşinası, dostu, seveni oldukları şehrin giderek samimiyetten uzak, iç karartan ve yalnızca göğün göründüğü bir şekle dönüşmesine acı içinde tanık olmaktadırlar. Yeni nesiller, imparatorluklar kurmuş bir milletin ahfadı olduklarını ancak kuru ders kitaplarındaki renksiz ifadelerden işitmekte, günlük hayatlarında ise bu onuru hissettirecek fiziksel yapıların giderek ortadan kaldırılmaları ya da kişiliksiz, kimliksiz yapılarla etraflarının sarılmaları neticesinde, sahip olduğumuz tarihi miras ve sorumluluğa giderek daha az ilgi duymaktadırlar.

     Yüzyıllar boyunca gelenekler, alışkanlıklar, manevi değerler ve daha başka davranışlar sonucunda oluşturduğumuz kültürel hayat, büyük bir hızla hafızalarımızdan siliniyor. Şehrin kültürel dokusunu; o güzelim, o iç ferahlatan, huzur veren görüntüsüyle canlı tutan eski eserler ve onlara yakışan bir nizam, bir düstur, bir estetik içerisinde buralarda oturan insanlar oluşturur. İşte bir Gök Medrese’nin, Buruciye Medresesi’nin, Şifaiye Medresesi’nin görkemli lezzetini ya da Akaylar Konağı’nın, Susamışlar Konağı’nın ve diğerlerinin insana bahşettikleri huzuru, saadeti, hayatın içindeki yerlerini bugünün insanları da çocuklarına taşıma arzusunu duyabilmeliler ki, şehrin dokusu canlı kalabilsin.

     Çünkü, “Her zevk ve yaşama biçimi, hayatı algılama, toplumun beslediği değerlerin terkibiyle şekillenir. Bu gün gravür, minyatür ve fotoğraflarda görülen, şehrengiz ve surname tipi Osmanlı kaynaklarında ifade edilen bu güzellikleri yeniden eski ihtişamıyla diriltmek mümkün değildir. Fakat günümüzün yıkıcı ve de değiştirici vandalizminden şehri bilinçli bir şekilde korumamız gerekmektedir.  (www.kulturtarihi.org)

     Ne var ki, şehirde adım attığınız birçok noktada, eskiden burada şöyle güzel bir ev vardı, şurada serin gölgeleri altında oturulan ağaçlarla süslü, iki katlı bir kahve, şurada falan, şurada filan diyorsanız, şairin deyimiyle, “o şehirden öç almanın vakti ” gelmiş de geçiyordur bile… 

     Hem zaten “Nice zamandır çarşılarımız kenevir, kandil gecelerimiz buhur kokmuyor. Çünkü şehirlerimiz, modern zamanların kasırga misali güçlü rüzgârı karşısında birbirini andıran apartmanları, vitrinleri, dükkânları, parkları, meydanları, sokak ve caddeleriyle sıkıcı ve sıradan bir ortak zevksizliğin bayağılaştırdığı tekdüzelik örneğine dönüşmeye başladı. Şehirleri birbirinden farklı kılan, ayıran, bu ayrılıklardan güzellikler çıkaran ayrıntılar birer birer yok oluyor. Oysa eskiden şehirlere "tılsım" yapılırmış. Zira şehirlerin de bir ruhu olduğuna inanılırmış. O şehrin âlimi ya da bir başka ulu kişisi yaparmış tılsımı... Şehrin "şahsiyetinin" çok önemi varmış tılsımın yapılmasında. Eğer söz konusu şehir ziraat şehriyse tılsım toprağa yapılırmış; su şehriyse suya, kuraksa rüzgâra... Tılsım bozuluncaya kadar şehirlerin yaşayacağı düşünülürmüş.

     Oysa şehirlerimiz değil (…), ruhları bazı kitaplarda yaşamaya devam ediyor.” (Ethem Baran,"Şehirlerin 'Şehir' Üzerine Düşündürdükleri", Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, Temmuz 2003, Sayı 41)         

     Sivas’ı ilk önce, sitemin, nazın, efkârın ve sevdanın iç içe geçmiş olduğu türküleriyle tanıdım. Çocukluğumda yattığım yer yatağında her gün, akşamdan kucağıma alıp, türkü, arkası yarın ya da radyo tiyatrosu dinlerken uyuduğum radyodan yükselen güzel seslerle uyanırdım. Sözleri ve nağmeleriyle ruhumda ilk ateşleri yakan ve henüz çok gençken yaşadığım hayal kırıklıklarıma tercüman olan türküler boy verdiğinde evin büyük odasında; sesimi radyodan yükselen sese eş ederek,  çeker giderdim dağlara, engin ovalara, çayların başına, ırak memleketlere, gurbetlere doğru… En evvel türkülerini dinleyerek bildiğim şehirleri çok merak ederdim hep. Camilerini, hanlarını, hamamlarını, çarşılarını, insanlarını…

     Anadolu şehirlerini bir başka severim zaten… Hele de, Selçuklunun elinin özel olarak değdiği, eğleştiği, devrinde kendince önem verip, tarihi eserlerle bir dantelâ gibi süslediği şehirleri… Erzurum, Sivas, Kayseri, Konya gibi şehirler, bu türden şehirlerdir. Buralardaki sanat eserleri, Selçuklu dönemi Türk mimarisinin şaheserlerindendir. Gezerken; çinilerdeki renk ve desenin sihrine kapılmamak, güzelliğine dalmamak, taşa verdiklere şekillere bakıp hayran olmamak mümkün mü?

     Sivas da benim için her şeyden önce bir Selçuklu şehridir. Zamana direnen camileri (Uzun yıllar ülkemizde yaşayan ve yeri doldurulamaz pek çok çalışmaya imza atan, İslâm arkeolojisi hakkındaki uzmanlığıyla bilinen ressam, mimar, arkeolog, gezgin Albert Gabriel (1883–1972); "Anadolu Türk anıtlarının en dikkate değer olanı, en hayret ve hayranlık uyandıranı Divriği Ulu Camii’dir.” demektedir. Medreseleri, hanları, hamamlarıyla tarih maceramızın saltanatlı bir bölümünün tanığı ve Anadolu’nun fetih nişanesidir. Aşıklar yurdu, şairler otağıdır. Vatanın birliğine ve milletin kurtuluşuna verdiği destek ise kelimelerle anlatılmaz.

     Aşıklar yurdu dedik de! Halk edebiyatımızda Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Kemteri, Aşık Ruhsatî, Mesleki, Minhaci, Serdari, Aşık Ali İzzet Özkan, Aşık Talibi Coşkun, Sefil Selimi (Ki rahmetliyi; şiirlerinin yanında, 1990 yılında Konya Aşıklar Bayramı’nda şahsen de tanımak nasip oldu. Aşık edebiyatımızın ebediyete intikal etmiş büyük ustası Reyhanî’nin de bulunduğu otel odasında saatlerce onların geçmişe dair anlattıkları bugün dahi hatırımdadır.), Aşık Veysel ve daha başkaları… Bu alanda her biri birer köşe taşıdır. Hem zaten; Kars, Erzurum, Erzincan, Sivas güzergâhı, Aşık edebiyatının ana damarının geçtiği ve bütün Anadolu’ya uzandığı yerlerdir. Bu açıdan edindikleri konum ise, diğer şehirlere göre farklıdır.   

Mekânın insana çağrıştırdıkları, hissettirdikleri ve düşündürdükleri önemlidir. Atalarımız da bunu bildikleri için, hayatlarının büyük bölümünü geçirdikleri, sohbetin, muhabbetin tadına vardıkları, çoluk çocuğa karıştıkları, kısacası; doğdukları, yaşadıkları ve göçtükleri yerleri inşa ederken, işin ruhla ilgili yanını da ihmal etmemişler, geleneksel hayat tarzının yaşandığı, rahatın ve huzurun misafir edildiği, o sımsıcak yapıları” meydana getirmişlerdir. Ne yazık ki şehirlerimizin çoğunda, bu gün onlardan pek azı elimizde kaldı ve bunlara da gerekli ihtimamı, ilgiyi, dikkati gösterdiğimiz söylenemez. Onun içindir ki, belki koca bir tarihi, eski evlerle birlikte yok ettik.

     Halbuki büyük bir millet o evlerde yaşadı ve sohbet etti. Kurtuluşuna sebep olan düşünceler o evlerde dile getirildi. O mekânları öyle hesapsız ve kitapsız bir hızla yıkarken ya da yıkılmalarına göz yumarken, işin bu yönünü, yani onlarla birlikte şehirlerimizin kimliklerinden ve bizzat kendimizden nelerin kopup gittiğini de düşünmeliydik. Bu konuda yüreğim yanık olduğundan bu vesileyle birkaç cümle daha edeyim:

     Sadece barınmamıza yarayan beton ve demir yığınları yerine, maziyle az da olsa irtibatımızı sağlayan, daha "ev gibi evler" , içinde "huzurun at koşturduğu mekânlar" yapılamaz mıydı? Ayrıca, "Efendilerini ve onların oturduğu evleri kaybeden" şehirlerin çeşmelerinin, camilerinin, kümbetlerinin, medreselerinin hiç olmazsa kalan bölümlerini muhafaza etmeliyiz ki; gün gelip buraların, tarihi çok eskilere uzanan bir şehir ve de bizim mülkümüz olduğunu ispatlama derdiyle uğraşmayalım. Her halde hiç bir yabancının, tarihi kimlikleri kendi evlatları tarafından yok edilmiş şehirleri merak edeceğini düşünemeyiz.

     Sivas’ın bu açıdan, dışarıdan bakan biri olarak, benim yaşadığım yere (Erzurum) kıyasla, daha iyi durumda olduğunu söyleyebilirim. En azından birkaç konağın olsun (İnönü Konağı, Akaylar Konağı, Osman Ağa Konağı, vs.), restorasyonu yapılmış ve bazı hizmetler için tahsis edilmiş. Böylece, hem onlar kurtarılmış ve hem de, geçmişten devralınan miras gelip görenlere tanıtılarak tarihe büyük bir hizmette bulunulmuştur.

     Sadece evler mi… Ya dostlarla bir araya gelinip sohbetin deminin tutulduğu oturma mekânları… Azıcık da onlardan söz etmeden geçmek olur mu? Erzurum’daki Hemşin’e devam ederken, bir yandan da bu tür yerleri anlatan yazılara, şiirlere merak salmıştım.                                                                                Sivas’taki “Çerkezin Kahvesi” işte böyle bir zamanda çıktı karşıma A.Turan Alkan'ın kitabında ve Beşir Ayvazoğlu’nun şiirinde… Gerçi Sivaslı dostlardan kahvehanenin otantik yapısının bozulduğunu işitmiş olsak da, yine de bir uğramak isteriz. Buradan duyurmuş olalım.

     Ya türküler… O türküler ki; Anadolu insanının mertliğini ve insanlığını sembolize etmektedirler ve onların; kötülüğü, kini tavsiye edenine rastlayamazsınız. Onlar; kederin, ıstırabın, aşkın, güzelliğin, çilenin, başka söyleyişlerle ifadelendirilemeyecek olan sevdaların ve halka ait daha birçok değerin ölmez temsilcileri olarak yaşayacaklardır aramızda daima... Sahip çıkanı ve söyleyeni sınırlı olsa da...

     Yazıda yabanda biten "hüdâyî nâbit" gibidir türküler... Türkülerimiz... Kokulu, saf ve gösterişsiz... Ancak tanıyan bilir değerini... Her türlü ihtimamla evde yetiştirilen, alabildiğince çekici, ama kokudan yoksun çiçeklere benzemez Anadolu türküleri... Kokmayan çiçeğin nesi çiçektir ki zaten... Görüntüsüyle, bakanı yanılmaktan başka neye yarar böyleleri... Ancak vazoyu süsler bu tür çiçekler...

     Sivas’ın, cetlerimizin nakış nakış işleyip, bölük bölük süslediği bu Anadolu şehrinin büyük ozanı Aşık Veysel'e bir gün tanınmış bir sanatçıdan armonize edilmiş bir halk türküsü dinletir ve fikrini almak isterler. Veysel'in biraz düşündükten sonra söyledikleri çok çarpıcıdır:

"Dağlarda gösterişsiz, fakat hoş rayihalı çiçekler olur. Şehirliler bunları görür, bahçelerinde yetiştirmeye heveslenirler. Yetiştirirler de. Hatta onların ki daha güzel, daha gösterişli olur. Gelin görün ki, rayiha, artık o rayiha değildir."

     Zamanın koynunda sakladığımız acılarımızın, sevdalarımızın, unutulmuşluklarımızın, terk edilmişliklerimizin, yarım kalmış muratlarımızın, gidip de gelmeyenlerin, gelip de bulamayanların hazin ve yakıcı hikâyesini anlatan türkülerimiz, yüreğimizin adeta dile gelmiş mücessem misali gibidirler ki; bir Sivas türküsünü ne zaman dinlesem, bir vefasız güzel için karlı dağların ardına düşen Aşıkla beraber ben de yanar ağlarım bu ayrılık sebebine… Derdi çeken; “aşan bilir karlı dağın ardını/çeken çeken bilir ayrılığın derdini dedikçe, 
sararıp solarım bir ahu gözlü, bir nazik tenli için… Yüreğim acıdan çalkalanır ve bırakır giderim bir aşrı gurbete doğru… Aylar geçer ve bastıramam yüreğimdeki sesi, gelene geçene sorarım:
açtım’ola şu Sivas’ın gülü yaprağı

     Ya camekânda gördüğüm, ürüyamda görüp bana verdiler diye sevindiğim saçı sırmayınan örülü kız… O beni terk etse de, narına hicranına yakıp sonra da koyverip gitse de, ben yine de ondan umudumu kesmeye dayanamam. Umudumu kesmek, bu ayrılıktan daha zor gelir de ondan… Umut bitince, her şey biter de ondan… Ağgül seni camekânda görmüşler / Siyah saçın sırmayınan örmüşler

     Her biri ayrı güzel türkülerin… Acısı, hüznü, vurgunluğu, derinliği… Âşığın, dertlinin yüreğinde dönüp durması, içten içe bir yara gibi sızlaması… Yıllar geçse de, adına türkü yakılanlar gözden nihan olsalar da, o hep söylenir durur, hep hatırlatır olanı biteni, sevda uğruna çekilenleri… Yüzünü döndüren de kurtulamaz sevdayı resmeden bu nağmelerden, hilal kaşını yere indiren de…

     Hele de “bir bulut kaynadı mı” Sivas elinden… "İşte Halil Emminin türküsü!" diye söz düşülür, arkasından ucu telli mektupla yârdan haber gelir. Ancak, yaralarının iyileşmesinin ancak asker ağasının teskeresini alıp dönmesiyle mümkün olacağını yazmıştır nazlı yâr…

Hey gidi hey!.. Şimdilerde yine türküler yakıldığı, “Allah şu askere ömürler vere” dileğinin göklere uzandığı vakittir. Her ne kadar seferberlik yıllarından, kurtuluş günlerinden uzak da olsak, kimseyle savaş halimiz yoksa da, günde birkaç civanımızı kalleşlerin tuzaklarında kurban verdiğimiz bir acı gerçek olarak aha şurada durmakta ve içimizi burgu burgu oymaktadır. Nereden geldiği, neye ve kime hizmet ettiği karışık bu iş, yüreğimizin ortasına her gün bir ateş düşürmektedir. Bu yaraya merhem edilmedikçe, bu iş çözülmedikçe, bu acı dinmedikçe, Gül alıp satmanın zamanı değil” türküsü bundan böyle de söylenmeye devam edecektir.  

     Tıpkı, aradan şu kadar yıl geçmesine rağmen unutulmayan, unutulamayan ve de unutulmayacak olan, uzak bir iklimde, ıssız çöllerde, bilinmez vadilerde, yaban ellerde, yani Yemen’de kaybettiğimiz civanlara yaktığımız türkülerin hâlâ söyleniyor olması gibi:“Ben Gidiyom Rüştü Beyim Ağlama

     Kemal Keskin’den alınan bu Sivas türküsünde adı geçen Rüştü Bey, Doğu Anadolu coğrafyasında bir efsane gibi anlatılan Mihrali Bey’in oğlu… Bir vezirin düşmanlığına, kinine yenilip, çok sevdiği Sultan Abdulhamit tarafından kararında serbest bırakılmasına rağmen, gururuna yediremeyip Yemene giden ve orada ölen Mihrali Bey’e yakılan bir türkü… Mihrali Bey veya yöre halkının ağzı ile Möhür Ali, Terekeme (diğer adı Karapapak) Türklerinden olup, cesareti ve gözü pekliği ile Türk-Rus savaşında önemli kahramanlıklar sergilemiştir. Fakat adına ağıtlar yakılan bu kahramanımız maalesef tam olarak tanınmamaktadır.

Türkünün içinde geçen, “Hiç iflah m'olur da Yemen’e düşen” mısrasıyla, Yemen’e gönderdiğimiz sayısız yiğidin akıbetinden haber veren bu uzun havayı dinleyen kişinin eğer yüreği kavrulmuyor, geçmişin kara günleri hatırına gelmiyorsa, böyle bir yürek nemize gerektir.

     Sivas türküleri denince akla gelen Zaralı Halil Söyler (namı diğer İnce Halil), Feyzullah Çınar, Nuri Üstünses, Muhlis Akarsu, Ali Kızıltuğ ve daha nicelerinin, kaynaklık ettikleri türküler çalınırken, epeydir isimleri anılmıyor. Öyle ki; kültürümüze hizmeti sadece sevgi ve bağlılık karşılığında yapan bu kişilere, “Nuri Üstünses’ten alınma bir Sivas türküsü” şeklindeki anons bile çok görülüyor.  

     Tanpınar’ın; Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'u anlattığı “Beş Şehir” adlı kitabı 1946 yılında yayınlanır. Yıllar sonra (1992) ise,  Ahmet Turan Alkan’ın Sivas’ı anlattığı "Altıncı Şehir"e kavuşur ülkemiz okuru... Kitabı okurken, sayfalar arasında adeta çocukluğumun ramazanlarını, karda yuvarlanıp ellerimin, ayaklarımın kırmızıya kesilişini, misafirlikten dönerken büyüklerin kollarında uyuyup gördüğüm tatlı rüyaları, yaramazlık yapıp oramı buramı kanatışımı, yaşayışları ve davranışlarıyla hepsi birer nümune-i imtisal olan büyüklerimi ve tozpembe günlere dair nice hatıramı nerdeyse aynıyla buldum. Sivas’ta değil de, Erzurum’da eski bir evin damında ya da sofalarında, odalarında koşup oynamakta, merdivenlerden inmeyip, tırabzandan yuvarlanmaktaydım.

     Kitapta, yeri geldikçe “Sivas'ın artık kaybedilmiş olan çehresinden küçük ayrıntıların, şehrin nasıl değişmekte olduğunun, hatta tanınamayacak kadar başkalaştığının” da altını çizen yazarın bu anlattıkları, ne yazık ki bugün artık, birçok Anadolu şehrinin kaderi olmuştur.

     Alkan’da zaten sadece Sivas'ı anlatmadığını, Altıncı Şehir'in bütün Anadolu olduğunu söylüyor. Yazara göre asıl kaybettiğimiz; “Bütünüyle insan ilişkileri, eski doku, insanî boyutlar ve bütün yaşanmış zamanlardır. Kendi ellerimiz, paramız ve gönül rızamızla inşa ettiğimiz keşmekeşin, bir bedelin adıdır Altıncı Şehir. Bu bedeli öderken birileri bizi fena hâlde aldattı galiba; zaman zaman kendimi eski ama nefis bir saray tombağını, uyduruk, zevksiz ve ucuz bir alüminyum ibrikle değiştirmeye razı olan biri gibi hissediyorum. Bu alışverişten kârlı çıkmadık, aldatıldığımız kesin! " Yazar; insanın içine oturan, geçmişe özlemi büyüttükçe büyüten bu cümlelerdeki tespitlerinde ne kadar da haklıdır!

     Bu güzel anlatıma rağmen, yine de Maarif Vekâletine, “Tanpınar'ı bir seneliğine olsun Sivas'a niye göndermedi ki, Sivas'ı da yazsın.” diyerek, intizar edip, hayıflansa da, "Altıncı Şehir"in, bu alanda yazılmış kitaplar arasında kendine özgü bir yer edindiği rahatlıkla söylenebilir.

     Tanpınar'a göre şehirler,“hayatımızın tesadüfleridir." Hiç kimse doğarken kendi şehrini seçme iradesine sahip değildir ve şehirlerimizde, “…kendi insanımızı ve hayatımızı, vatanın manevî çehresi olan kültürümüzü görmek “ mümkündür.

     Ne var ki, Sivaslı olmasına rağmen, “Yedinci Şehir” diyerek, bir on yıl kaldığı, ama çok sevdiği Amasya’yı yazan Özkan Yalçın’ın konuya bakışı değişiktir:

İnsanlar, ebeveynleri ile dünyayı görecekleri mekânları seçme şansına sahip değildiler ama en azından gömülecekleri yeri beğenebilme hakları vardı. Ve bence, bir sokağında doğup daha buluğa bile ermeden terk ettiğimiz şehirlerden ziyade, kemiklerimizi kıyamete kadar muhafaza edecek topraklar önemliydi."

     1970’li yılların başı… Ortaokuldayım. Sebzelerin ve meyvelerin tadının bozulmadığı; dostlukların, sevgilerin bir avuç menfaate kurban edilmediği bir zamandı. Bize öyle geliyordu demeyi çok isterdim; ama değil. Yaşayanlar bilir. Benden iki sınıf öndeki ağabeyim, müsamere için (O zamanlar böyle derdik. Kulağa ne de hoş gelirdi.)  ezberlediği bir şiiri tekrarlayıp duruyor: “Ben Doğuluyum.”  Benim de ezberimde şiirler var ve okumayı da çok seviyorum. Ama bu şiir bir başka dokunuyor çocuk yüreğime… Hele de içinde Doğunun şehirlerinin sayıp döküldüğü ve de övüldüğü, Erzurum adının geçtiği yer yok mu? Heyecanım son haddine varıyor buralara gelince… Dinleye dinleye ben de ezber ediyorum şiiri…

     Birkaç yıl geçmeden öğreniyorum; “burcu burcu vatan kokan, toprak kokan, Palandöken dağlarından bir selam gönderilip, cevabı Altay dağlarından alınan” şiirin Yavuz Bülent Bakiler’e ait olduğunu…

     Yıllar sonra (Sanırım 1989 yılıydı.) Atatürk Üniversitesinin düzenlediği bir şiir şöleni için Erzurum’a geldiklerinde, Zeki Ömer Defne ve Mehmet Çınarlı’yla-Her ikisi de rahmete gittiler.- birlikte TRT Erzurum Radyosunda canlı yayına aldığımızda, aynı heyecanı ve coşkuyu bir kere daha hissettim. Hele canlı yayın esnasında seksenini aşmış Zeki Ömer Defne ile aralarında geçen tatlı gerginliği hatırladıkça, bugün bile gülümseme yayılır yüzüme… 

     Sivas’ın internet sitesine bakarken, “Yapmadan Dönme” köşesindeki başlıklardan birinde “madımağını” yemeden dönmemek gerektiği yazılı. Bunu görünce, bizim buralarda “kuş ekmeği” dediğimiz, Sivas yöresinde ise adına türkü yakılmış olan madımakla ilgili, ilk okuduğumda da çok etkilendiğim, Anadolu insanının yoksulluğunun ve bulduğu çarenin yardımıyla buna tahammül edişinin anlatıldığı bir hatıra geldi aklıma… 

     Doğan Hızlan; “Dağlarca Madımak'a Neden Ağladı başlıklı yazısında anlatıyor:
     “Fazıl Hüsnü Dağlarca Madımak'ı dinlerken, seyrederken ağlamış. 'Neden,' diye sormuş Konur Ertop, o da, yoksulluğun türküsüdür, Anadolu'nun yoksulluğuna ağlıyorum, demiş. 'Çünkü,' diye sürdürmüş konuşmasını Dağlarca; 'bahar gelecek, etraf yeşerecek, madımaktan yemek yapacaklar.'

     Türküler, hayatın içinden gelirler başka bir hayatta yolculuklarını sürdürürler. İnsanın, Anadolu'nun bütün öyküsü, acısı, mutluluğu, şehveti onların içindedir.” (Doğan HIZLAN, 5 Şubat 2001, Hürriyet)

     Gönül coğrafyamdaki bir şehri, içine biraz geçmiş, biraz özlem, biraz hüzün, biraz türkü katarak yazmaya çalıştım. Onu mu yazdım, bir başka yeri mi, yoksa kendi şehrimi mi? Ya da kaybettiklerimden dolayı acısını duyduklarımı mı? Ama ne olursa olsun, nasıl olursa olsun; “Şehirlerimiz biz onları yazdıkça ve onları içimizde yaşattıkça ruhlarından ayrılmayacaktır. Herkesin bir şehri vardır; dönüp dolaşıp geldiği, gerçekte değilse bile düşlerinde yaşadığı ve yaşattığı... En acısı, peşinizi bir türlü bırakmayan şehrinizi eskisi gibi bulamamak, her geçen gün biraz daha yitirmektir, Gülten Akın'ın dediği gibi:

     "Doğduğum kente gittimdi, bazı pasları silmeye. Yerinde görmeye bazı taşları, bazı oyukları. Saçlarımı yine uzun tuttumdu bir ağırlık olsun diye. Dışarlıklı bir pabuç giydimdi. Yitmesin gelişim diye tozda toprakta.

     Gülten'i Yozgatlı demesinler bundan böyle, nerde ölürsem oralı olayım.

     Doğularda, yolsuz dağların, soğuk suların başında öleyim." (Ethem Baran, a.g.y,)

     Biraz şundan biraz bundan diyerek bitiremediğim, belki de bitirmeye kıyamadığım ve oldukça uzattığım yazımı bir soruyla, birde tavsiyeyle bitireyim:

     Bugün; dağıyla, ovasıyla, sokağıyla, çarşısıyla türkülerde yaşayan şehirlerimiz, kendine özgü renklerini niçin bu kadar çabuk kaybetti?

     Fakat bu kadar kaybedişe rağmen yine de; 

     "Şehirlerin hafızası yeniden okunmak için bizi bekliyor."

 

19.04.07/ erzurum