evimin yolu, kırılan erguvan dalı, çocuğumun kokusu ve sivas
idris ekinci
Hayat üstüne büyük laflar sarf etmeyi ne becerebiliyorum ne de seviyorum. Biliyorum ki, ne düşünsem bir yanıyla eksik, soğuk ve sinik kalacak. Bir yerde bulunmak ve bulunulan o yerin farkında olmak önemlidir herhalde. Bu yönüyle herkesin bir yeri vardır. O yer, zamanla hayatın omurgasını oluşturur; bakılınca görülen, seslenince duyulan, dokununca hissedilen her şey olur. İşte o yerin mensubu olmak insanın elinde değil; en azından belli bir yaşa kadar. Zaten o belli yaşa ulaşınca da artık hep o yerle birlikte anılıyorsun, hep o yerle tanımlanıyor, o yerle değerlendiriliyorsun. Ben bir Sivaslıyım. Doğmadan önce yaşayacağım şehri seçme imkânı verselerdi yine Sivas’ı seçer miydim bilmiyorum. Yaşadığım ülkenin en fazla on şehrini gezip görmüşümdür. Onların da her tarafını bildiğimi söyleyemem. Bu gezmelerim sonucunda ve kendimi hesaba katarak şunları söyleyebilirim: Ben mekândan çok, mekânı dolduranlarla ilgileniyorum. Bir şehirde kimler yaşıyor, orada yaşayanlar yaşadıkları yere neler katıyor, dünyada yaşadıkları sayılı günlerde şehirlerini imar etmede ve korumada ne kadar mahirler? Ben bunlara dikkat ediyorum. Ve asıl olan herkesin içindeki kendi şehridir, diyorum. İşte ben içimdeki şehri anlatacağım.
Dünya denilince, düşüncemizin merkezinde hep bir ev tasavvuru vardır. Ev, ömrümüzün değişmez, sabit ayağıdır. Nerede olursak olalım dönüp geleceğimiz yer evimizdir. Aslında kimin eviyle arası iyi ise dünya ile de arası iyidir. İşte bu dünyada başımızı altına sokabileceğimiz bu dört duvara ulaşmak için bir güzergâh takip ederiz. Bu güzergâhı anlatarak başlasak olur mu?..
Defalarca geçtiğim yoldan, çocukluğumun, ilk gençliğimin ve yetişkinliğimin izlerini taşıyan bu yoldan evime doğru, yokuş yukarı yürüyorum. Bu yolda olmak herhangi bir ayrıcalık kazandırmıyor hayatıma. Her gün olan, ben oldukça olan ve benimle olan bir bütünün parçası, bu yol. İlkokul da, lise de, üniversite de bu yol üzerinden başladı, devam etti ve eskidi. Sabahın ayazları, baharın yağmurları, yazın kuru sıcağı bu yolda eridi. Şehrin merkezinden yukarısına doğru uzayan, gidildikçe eğimi ve rüzgârı artan bu yol varoluşumun bütünüyle kestiremediğim bir yerine katılıverdi. Sonunda benim dünyada olmama vesile olan insanlara ulaştığımda emniyetimin ve rahatlığımın da güvencesi oldu. Kendimi bazan ağlamaklı, bazan dalgın ve bazan da kızgın bulduğum yolumda, olan her şeyin niçinini düşünüp, adımlarımı biraz daha sağlam basmaya çalıştım. Yaz akşamlarında eve dönerken kavak ağaçlarının hafif bir esintiyle salınışları yolumun bana lütfettiği bir enginlikti. İçimde bir yerlerin serinlediğini ve vüs’at bulduğunu sezinlerdim o yolda yaşadığım yaz akşamlarında. Kimse farkına varmış mıdır bilmem ama benim ruhumun süsleri hep o yolda asılı durdu. Ne zaman kendime dönmeyi istesem, hafif ve dalgın adımlarla yolumun bir kenarında olduğumu hissederim. Ve şimdi burada olmamın da bir sebebi, gidip gelmeye alıştığım ya da mecbur olduğum o yoldaki kaderin rengini taşıyan gücüdür. Bu yolda yürümek kaderin içinde, kadere doğru yürümek gibidir. Hayat gibi, kördüğüm olmuş yaşamanın çözemediğimiz denklemleri gibi.
Yola çıkmışsam bir yere gitmek zorundaydım. Ya gerisin geriye kuşatılmışlık veya bilinmezlikler içine dalış. Köşeler, yokuşlar ve kırılan erguvan dalı. Evin dışı yarım kalan tarafımızı tamamlıyor. Hayallerimiz ve keyfimize göre ördüğümüz hayat, realitenin trajik duvarına çarparak kırılıyor ve sendelemeye başlıyor. Sonra biri geliyor kırılan yerlerini onarıyor, düştüğün yerden tutup kaldırıyor.
Onunla tanışmak, hayatla yüzleşmek gibi, kendimi bulmak gibi, bendekileri kaybetmek gibi sırlı ve zor. Söylenebilse belki anlaşılır ama anlattıkça yaşanandan uzaklaşmak, gerçekle çelişmek de bir gerçek oluyor. Sevmenin katı halinden, duvarlar gerisindeki bilinmezliğinden ta kalbine ulaşan yolun tam ortasına düştüm. Anladım, iliklerime kadar hissettim, korumaya çalıştım ve incecik erguvan dalını yavaş yavaş büküp eğdim. Sorular sordum, günlerce didinip durdum, anlamadıklarımı odamın duvarlarına berkittim. Sonunda her şey en yalın haline kavuşuyordu. Yaşanmışlıkla kirlenmişlik atbaşı gidiyor, durup bir güzelliğin karşısında bir an beklemek yıllarca gerilere düşürüyordu. Şimdi olduğum yerde saydığımı görmek, hayatımdaki en trajik gerçeğin onaylanması gibi… Anlatamadım işte. Sanki bir gün her şey ancak kendisiyle tanımlanacak…
Kırılan erguvan dalı taze bir bahar nefesiyle yeniden dirildi ve çiçeklendi. Yalnızlığını bir mart güneşiyle ısıttı. Uzaklaştığının ayakları dibine düştü, yakınındakiyle dünyayı ikiye bölüp uçlaştı. Bazen çıkamadığı bir sarmalın içinde buldu kendini. Gülse hıçkırıyor gibi, ağlasa çiçekleniyor gibiydi. Az güldü çok ağladı; keşkelerle bitirdi her cümlesini. Gelecek onun için belkiydi. Sesi titredi, kanı duruldu, içinin kapılarını belaya açacak kadar mevziine çekildi.
Mart ayında, Sivas’tan uzakta birbirine sığınan iki küçük ırmak, damarlarına yürüyen taze su ile yeniden akmaya başladılar. Biri uzaktan uzağa, diğeri yorgun ve hasta. Yeniden dönmek için gelinen yere, kaynaktan bir daha kana kana yudumlamak için duaya durdular. Yollar üzerine, sabır üzerine, yazgı üzerine ve yaşamak için.
Sivas, bu iki ırmağın ve yanlarına aldıkları can suyu ile birlikte büyük bir ummana karıştıkları yerdi. Ruhlarını aydınlatan, acılarının, kaygılarının, yüzlerinin ve ellerinin şeklini veren.
Bunların yanında Sivas, günahlarımız, özlemlerimiz, kahırlarımız, tenimizin rengi, ekmeğimizin, suyumuzun bize bağışlandığı yer… İşte hepsi bu!