çocukluğumun mekânları

ibrahim yasak

    

     Öncesini bilmiyorum.

     Hatırımda kalan, anneannemim pencere kenarına oturup, o yaşlarda pek de bir şey anlamadığım, eski yazı kitapları gözlüklerini düşürerek okuduğuydu. Vefatından sonra bu kitaplar arasından bulduğum, daha doğrusu ele geçirdiğim, dörde katlanmış, katlanma yerleri yıpranmış sarı renkli tek sayfalık bir evraktı. Elime aldığımda bunun önemli bir belge olduğunu hissetmiştim. Üzerinde “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Nüfus Tezkeresi” yazıyordu. İsmi ve şöhreti hanesinde, Hanlıoğlu Hacı Mehmet, pederinin ismi ve mahalli ikametgâhı karşısında: Süleyman- İmaret, veladet tarihinde ise 12 Nisan 1226 (m. 6 Nisan 1811) yazan ve 27 Nisan 1226 tarihinde Sivas Nüfus İdaresinden verilmiş soğuk damgalı, üzeri pullu ve imzalı olan bir nüfus cüzdanıydı bu. Mahalle ve hane no bilgilerine bakıyorum. Benim şu an kullandığım cüzdan bilgileriyle aynı, değişen tek şey, İmaret Mahallesi isminin Kızılırmak olarak değişmesi. Yaklaşık iki yüz yıllık bir hüviyet varakası bu… Yani, iki yüz yıldır aynı mahallede oturuyoruz, bunu biliyorum. Öncesini bilmiyorum.

     İmaret Mahallesi, dedelerim gibi benim de doğup büyüdüğüm, farkında olmadığım halde etkilendiğim bir mahalle…  Bundan 40 -50 yıl öncesinin Sivas’ında bugünkü tabirle varoş sayılan bir mahalle… Gelir seviyesi düşük, okur- yazar oranı az olan, halkın tarım ve hayvancılıkla geçindiği, ailelerin birbirini yedi göbek tanıdığı bir mahalleydi burası.

     Çocukluğum bu daracık, eğri büğrü ve çoğu yeri toprak olan kimi yerleri ise taşlarla kaplanmış sokak aralarında geçti.. Aşık, cıncık, kömen ve top oynadık çokça… Bacağımızda kısa ve yamalı pantolonlar, ayağımızda ya cızlavıt lastik ya da en az üç dört yerinden yapıştırılmış naylon ayakkabılarla girmediğimiz sokak, çıkmadığımız dam, atlamadığımız kerpiç duvar kalmamıştır. Belki biz çocukların bu haylaz ama coşkun koşturmacasının içerisinde biraz saygın ve biraz da çekingen ama o gün için önemsemediğimiz fakat dikkatimizi çeken mekânlar vardı: İmaret Cami, o zamanlar Seyfettin Tekkesi diye bildiğimiz Mor Ali Baba Türbesi, mahallenin bitim noktasındaki İmaret Kolluğu, Kümbet dediğimiz Şeyh Erzurumî Türbesi, Harman Çayırı ve Kırklar Pınarı… Yine biraz uzak da olsa çocukluğumuzun vazgeçilmez mekânı olan Eğri Köprü ve Kızılırmak…

     Farkında değildim o zaman, farkında olan var mıydı, onu da bilmiyorum. Bildiğim, bize çok detaylı anlatanın olmayışıydı… Şehrin tarihinde önemli bir yere sahip olan en eski mahallelerden birinde büyüdüğümü nice zaman sonra, Sivas üzerine çalışmaya başladığımda fark ettim.

 

imaret sokağı’nın iki ayrı noktası

     Reşit Akif Paşa İlkokulundaki sınıfımızın penceresinden baktığımda gözlerim, yolun karşı tarafındaki ağaçlık bahçeye ve içerisindeki harabe ve metruk bir binaya takılırdı hep. O bahçe ve ortasındaki bina, zaman zaman içerisine girmemize rağmen bize hep gizemli ve çekici gelirdi. Bahçenin ve binanın kimsesizliğinden miydi, ıssızlığı ve sessizliğinden miydi ya da binanın mahzeninde bulunan mezarlardan mıydı, bilmiyorum. Biraz çekingen davranır, belki nefesimizi de tutarak, yine de girerdik oralara… O bahçeye ve binaya girmemizi genellikle mahallenin büyükleri istemezlerdi. Meyve ağaçları vardı orada. Saklanarak girdiğimiz bu bahçede meyveleri koparıp bir taraftan yerken diğer taraftan koyunlarımıza doldurmak inanılmaz bir zevkti. Bir de kömen dediğimiz bir savaş oyunu oynardık orada. Mahalledeki çocuklar iki gruba ayrılır, savaşırdık. Bu bahçe ve bina, savaş alanında saklanma ve düşmanını yakalayıp vurma açısından en uygun yerlerden biriydi. Binanın iç kısmına fazla giremezdik. İki katlı, ahşap ve yıkılmak üzere olan bu bina, bir mescitmiş aslında. Terk edilmişti. Binanın mahzenine merdivenlerle inilirdi, merdivenin tam karşısında ahşap ve küçük kapılı daracık bir oda vardı, orada üç mezar bulunuyordu. Onların arasına saklanıp, daracık küçük penceresinden dışarıyı gözleyerek pencere önünden geçenleri vurmak çok kolaydı. Mezarların olduğu bu odayı ele geçiren oyunu kazanırdı bir bakıma.

     Yıllar geçip, Sivas üzerine çalışmaya başlayınca öğrendim ki, mahallelinin Seyfettin Tekkesi dediği bu yer, Mor Ali Baba’nın dergâhı ve tekkesiymiş ve mahallenin de mescidi. Öğrendim ki Mor Ali Baba, Ziya Paşa ile mektuplaşan ve Tanzimat Dönemi’nin güçlü şairlerinden birisi. Yine, Sivas valisi Halil Rıfat Paşa’nın Sivas’ta başlattığı kalkınma hamlesinin güçlü destekçilerinden. İncelediğimde şunu gördüm ki, yukarıda nüfus cüzdanı vesilesiyle bahsettiğim dedem, 1805 doğumlu olan Mor Ali Baba’dan altı yaş küçük ve aynı dönemde aynı mahallede yaşamışlar. Mor Ali Baba’nın Sivas’a gelip dergâhını açtığında, görüşmüşler midir, bilmiyorum ama dedemin doğduğu evle tekkenin arası sadece 200- 250 metre kadar.

     Tekkenin son postnişini Seyfettin Efendi’den dolayı bizim de çocukluğumuzda Seyfettin Tekkesi dediğimiz bu yerde şimdi betonarme olarak yapılmış yatılı Bölge Kur’an Kursu var. Mimari yapısı itibariyle Örtmeli Cami’yi andıran o harap mescidi, insanlar neden tekrar ihya edip, geniş bahçenin başka bir yerine yeni bir kurs binasını yapmazlar da, onu ortadan kaldırıp hemen yerine beton binayı kondururlar, bir türlü anlam veremem ben. Ne zaman ki o binanın önünden geçsem, çocukluğumun o gizemli bahçesi ve efsunkâr mescidi gözümde canlanır ve Mor Ali Baba’nın sevda dolu şu mısraları zihnimde uçuşur durur:

 

Anberin râyihası turra-ı cânân getirir

Lutfeder bâd-ı saba, derdime dermân getirir

Ben derem nukhet-i zülfün getir ey bâd-ı sabâ

O gider başıma sevdâ-yı perîşân getirir.

 

     Ve sonra evlerin birbirine sokulduğu, farklı büyüklükte ön ve arka bahçeleri olan İmaret Sokağı’nın ilkokula çıkan köşe başında küçük ve sevimli bir camimiz vardı. Çocukluğumuzda ilk defa manevi hazla tanıştığımız, ramazan sabahlarında uykulu gözlerle mukabele dinlediğimiz, teravihlerde mahallenin haşarı çocuklarıyla kıkırdaşarak teravih kıldığımız, bazen yarıda bırakıp kaçtığımız camimiz İmaret Camii’ydi. Küçük bir mahalle mescidiydi o gün için hafızamızda. Tarihi Selçuklu dönemlerine uzanan, zaviye, imarethane ve mescidiyle koca bir külliyeden sadece bu cami kalmış geriye. Zengin bir vakıfmış burası. Yoksullara yardım ediyor, yolda kalmışların konaklamalarını sağlıyor ve yiyecek veriyor. Aciz ve hasta olanlarının bakımını ve tedavisini yaptırıyor, masrafını karşılıyor. İşsiz olup geçinemeyecek durumda olanlara bugün kredi dediğimiz ama ondan daha farklı olarak karşılıksız para veriyor ve iş yapıp geçimini idame ettirmesini sağlıyor. Tuzlaları, tarlaları ve dükkânlarından elde ettiği kazançla, kimseden yardım toplamadan altı yüz yıl hizmet ediyor bu topluma. Ben farkında olmadan çocukluğumu böylesine topluma hizmet eden bir vakfiyenin son kalan mescidinin bahçesinde top oynayarak ve içerisine girdiğimizde, suskunluğumuzu muhafaza etmeye çalıştığımız bir cami civarında geçirdim.

     İlk defa minareye bu mescitte çıktım. Daracık ve kıvrılan merdivenlerden şerefeye çıkarken, çatıya açılan küçük kapısından tozlu saçak arasına geçerdik. Biz girdiğimizde çatı arasına yuva yapmış kuşlar ürker ve kaçarlardı. Çatı da neler yoktu ki… Şamdanlar, kandiller, bakırdan boy boy tencereler, kepçeler, kazanlar… Hele koca bir sofra tahtası vardı ki, çapı nerede ise iki-üç metreyi bulan ve etrafına en az otuz kırk kişinin rahatlıkla oturabileceği büyüklükteki yuvarlak koskoca bir sofra tahtası. Bu nerede kullanılırdı, aklım almazdı o zaman. Her seferinde fikir yürütürdük ama anlayamazdık. Bir de bakır aşırma dediğimiz büyük kazanlar vardı. Bunları mahallelinin zaman zaman kullandığını görmüştüm. Kimini cenaze olduğunda götürürlerdi su kaynatmak için, kimini kış devlüğü görüldüğünde bulgur kaynatmak ve pezik turşusu haşlamak ya da kıymalık kavurmak için... Kıymalıklar daha çok hoşumuza giderdi bizim. Bahçelerdeki uygun ve boş yerlere kurulan kazanlarda kıymalar kavrulurken, biz çocuklar bayram ederdik, ekmeklerimizi yağa batırırlardı ve ekmek arasına kavrulmuş kıyma koyarlardı.

     Bir de Kadir gecelerini unutmam İmaret Camii’nden. O geceler daha başka olurdu. İftar yemeğini alelacele yer ve koşarak giderdik camiye... Çünkü o gün yer bulmak çok daha zor olurdu, ilk on-on beş dakikada da dolardı zaten. Vaazı dinlerdik, teravihi kılardık sonra uzayıp duran ve bir türlü bitmeyen tespih namazına dururduk... Tespih namazından sonra, cemaatin hep birlikte içten ve gür sesiyle getirdiği tesbihat arasında Yusuf Hoca minbere çıkar, minberin üst tarafındaki içerisinde sürekli ışık yanan camekânlı bölümün kilitli kapısını anahtarıyla açardı. Cemaatin hep birlikte ve huşu içerisinde getirdiği salâvatlar eşliğinde küçük bir sandığı oradan alır, aşağıya iner ve mihrabın önüne konmuş olan masanın üzerine koyardı. Tesbihat hiç susmazdı, cemaat artık ayakta olurdu. Biz çocuk gözlerle insanların koltuk aralarından geçip o masanın ve sandığın yanına yaklaştık mı, en büyük heyecanı yaşardık. Önce sandık açılırdı. İçerisinden çıkarılan bohça açılmaya başlardı. Dört ucu üzerine toplanarak oluşturulan bohçanın her bir ucu özenle açılır, her açılan bohçadan sonra bir bohça daha çıkardı, bir daha, bir daha... Tam kırk bohça açılırdı. Her birisi bir renk, kimisi işlemeli, kimisi oyalı, kimisi sade… Açtıkça kokular yayılırdı ortaya, açtıkça heyecan artardı. Son bohça açıldığında ağzı tıpalı ve sarılı bir cam şişe çıkardı. Şişenin içerisinde Peygamber Efendimize ait “sakal-ı şerif”ten bir kaç teli ya görebilirdik ya da göremezdik bile… Önce hoca kıbleye dönerek üç sefer öper ve başına koyardı, sonra etrafındakiler ve biz... Bazı Kadir gecelerinde o çocuk yaşta kaç defa sıraya girip öpmeye çalışırdık ve kapıya çıktığımızda büyük kazanlardan bardak bardak dağıtılan şerbetlerden içerken, övünerek bahsederdik arkadaşlarımıza… Bütün cemaat sakal-ı şerif ziyaretini yaptıktan sonra, yine tesbihat eşliğinde bohça özenle sarılır, sandığa konur ve tekrar bir yılın ardından karşılaşmak umut ve duasıyla minberin üstündeki camekânlı bölüme yerleştirilirdi.

 

kızılırmak’tan kum taşımak

     İmaret Cami ve Mor Ali Baba Türbesi’nin önünden geçen cadde, bugünkü Kemaleddin İbn Hümam Caddesi’yle kesiştiği yerde son bulurdu. Buradan sonra tarlalar ve bostanlar bölgesi başlardı. O gün caddenin bitim yeri olan, bugünkü Kızılırmak Sağlık Ocağı’nın tam karşısında konak tipinde bir ahşap bina vardı. Bugün yıkılmış olan o binanın, Atatürk Etnografya Müzesi’nde bulunan Sivas Albümünde 1927 yılında çekilmiş siyah beyaz bir fotoğrafı mevcut. İşte o fotoğraftaki binada kalabalık bir aile oturmaktaydı o zamanlar. Binanın yapısı, mahalledeki binaların yapısından biraz farklıydı. Kolluk derdik biz oraya… Evlerin son bulduğu yerde yer alan ve karakol olarak kullanılan bu binanın İmaret Kolluğu olduğunu sonradan öğrendim. Yaz aylarında binanın önünden geçerek, içerisi su dolu derin hendeklerle bölünmüş, iri kavak ağaçlarıyla çevrili bostan ve tarlalar arasından Kızılırmak’a kadar yürür ve ırmakta yıkanırdık. Bir de ırmağa bazen babamla giderdik. Babamın çifte at koşulan bir at arabası vardı. Bahar gelip sular biraz çekilince son güze kadar, Kızılırmak’tan kum taşırdı gün boyu… Bugün Kale’nin güney tarafındaki evlerin çoğu ile Bezirci Mahallesi’ndeki eski Askerlik Şubesi’nin kumunu babam taşımıştır. Kamyonların az olduğu ve kum ocakları işletmelerinin olmadığı o dönemlerde, inşaatların kumları hep at arabalarıyla taşınırdı. Irmağın her yerinden kum alınmasına rağmen, en temiz ve inşaata uygun kumlar Tekkeönü ile Ortakum dediğimiz Fadlumırmak ile Kızılırmak’ın birleşim noktasından çıkarılırdı. Yüklemesinin daha kolay olduğu için Eğri Köprü’nün her iki tarafında yüzlerce at arabasını kum yüklerken görmek mümkündü o dönemlerde. Ama babam genelde oraya değil de Ortakum’a giderdi. Bazen babama bakar ve düşünürdüm. Neden diğer arabalar gibi Eğri Köprü’ye değil de, ta Ortakum’a, kimsenin olmadığı yere gider, nerede ise yarı beline kadar suyun içerisine girer ve kürekle suyun içerisinden kum yüklerdi arabaya, anlamazdım… Ben aslında Eğri Köprü’nün önüne gitmesini isterdim, orada arkadaşlar da olurdu, kalabalıkta. Babam arabayı yüklerken, arkadaşlarla beraber ırmakta oynamamız ve yüzmemiz daha güzel oluyordu. Ama Ortakum’a gidince yalnız kalıyordum. Sonradan öğrendim ki, Ortakum’un kumu daha temiz ve mil dediğimiz, içerisindeki toprak oranı daha azmış. Temiz kumla yapılan inşaat daha sağlam olur, derdi babam.

 

kümbet’te sultan nevruz

     Çocukluğumuzun en eğlenceli günleri muhakkak ki bahar başlayınca yaşanırdı. Sultan Nevruz ve Eğrilce günlerinde, yaşlısından gencine neredeyse mahallenin tüm sakinleri, Kızılırmak kenarına ya da Kümbet dediğimiz Şeyh Erzurumî Türbesi’nin çevresindeki ağaçlıkların altına gider, sabahın erinden, akşamın geç saatine kadar eğlenirlerdi. Büyük kavak ağaçlarının dallarına, kalın urganlarla kurulan salıncaklarda, genci yaşlısı herkes sallanırdı, halaylar çekilir ve ip atlanırdı. Ağaç altlarına çayırlar üzerine serilen kilim parçaları üzerine oturan yaşlılar ise ellerindeki doksan dokuzluk tespihleri çekerken eski günleri de yâd ederlerdi. Evlerin avlularındaki sacların üzerinde önceden hazırlanan katmer ve çörekler yenir, semaverlerde demlenen çaylar birbirini ardına içilirdi.

     Kümbet Mezarlığı da dediğimiz mahalle mezarlığının orta kısmında, kubbe ve duvarlarından birçok parçanın dökülmüş olmasıyla görünüşte harabeye dönmüş, tek kubbeli ve kare planlı küçük bir yapı vardı. Kümbet denilirdi buraya. Biz bile çocuk yaşımızda eğilerek bir metreyi bulmayan kapısından girerdik içeri. Duvarlarının kalınlığı nerede ise kapının yüksekliği kadardı. İçerisi oldukça serin olduğundan mı ürperirdik yoksa tam orta yerinde duran taş ve mermer karışımı bir sandukadan mı, bilmiyorum. Başucu taşına dileklerin kabul olması için sürülen küçük taş parçalarından dolayı parıldayan bu mezarda kim yatardı, onu da bilmezdik. Ama mezarın etrafında durup, ellerimizi açarak bildiğimiz sureleri sessizce okur, dua ederdik. Sonra, küçük taş parçalarını biz de dileğimiz kabul olacak mı, sınıfımızı geçecek miyiz diye merak ederek sürer dururduk. Yine sonradan öğrendim ki, burada yatan kişi bundan 450 yıl önce, Erzurum’dan mürîdanıyla gelen, bu ağaçlık ve sulak alanda dergâhını kurup, zaviyesini açan Şeyh Erzurumî Hazretleri imiş… Eflakî’nin Ariflerin Menkıbesi’nde yiğit ve cengâver bir yapısı olduğu bildirilen Şeyh Erzurumî’nin, haksızlık yapanlara karşı etrafındaki adamlarıyla birlikte mücadele eden bir şahıs olduğu kayıtlıdır. Türbenin karşısındaki yolun hemen kenarında yer alan derin bir su kuyusuna attığımız küçük taşların suya çarpıp, duvarlarda yankı yapan sesini dinlemek büyük keyif verirdi.

 

kırklar pınarı ve harman çayırı

     Çocukluk günlerimizin önemli bir bölümü; her ne kadar İmaret Sokağı’nda oturuyor olsak da, bize çok da uzak olmayan daha doğrusu mahallemiz sayılan Kırklar Pınarı civarındaki Harman Çayırı’nda geçerdi. Harman Çayırı, Çayırağzı’nın önemli ve merkezi yerlerinden biriydi o günlerde. Bir tarafı, bugünkü Yenişehir kavşağından Şeyhçoban Caddesi’ne diğer tarafı ise Migros’a kadar uzanan kare şeklindeki geniş ve düz bir alanı kapsıyordu.. Bu alan Çayırağzı semtinin harman yeriydi. Güz ayları geldiğinde tarımla uğraşanlar, biçtikleri ekinleri sap arabalarına yükleyerek buraya getirir ve burada düvenlerle ezerek hasadını elde ederlerdi. Biz çocuklar için bu dönem çok eğlenceliydi, düvene binmek için gelirdik. Ortasına sap yığını yapılmış harmanda, düvenin her geçişiyle ezilen buğday ve arpa saplarını izleyerek döner dururduk düvenlerin üzerinde. Bu alanın kuzeydoğu köşesinde, Sivas’ın geleneksel el sanatlarından çubukçuluk mesleğinin öncüsü olan şahsın adıyla anılan Aziz Baba Cami yönündeki çeşme de, Harman Çayırı kadar önemliydi. Çeşmenin adı “Yazu Pınarı”ydı. Halk tarafından “yazu” diye adlandırılan tarlalara gidiş yerinin başlangıcında bulunması, atların ve diğer hayvanların “yazu”ya çıkış ve dönüşlerinde sulandıkları yer olması nedeniyle “Yazu Pınarı” denmiş olmalıdır. Tek musluktan bilek kalınlığında su akan bu çeşmenin önünde, ikişer metre uzunluğunda taştan oyulmuş üç tane uzun kürün ile en ucunda da iki metre çapında yine taştan oyulmuş değirmi bir kürün daha bulunmaktaydı. Bu kürünlerin hiç boşaldığını hatırlamıyorum, suları hep üzerinden taşar ve en sondaki yuvarlak küründen de kanalizasyona giderdi. Yine güz aylarında bu çeşmenin etrafına kurulan ocaklardaki büyük kazanlarda pezik turşusu haşlanır, bulgur kaynatılırdı. Hedikler geniş sergiler üzerine yayılarak kurutulur ve sonra da çeşmenin yanındaki, at koşulup çevrilen taş setende bulgur yapılırdı. Setenin yanındaki sohutaşında ise karşılıklı iki ya da üç kişinin birbiri ardınca ve ahenkli bir ritim içerisinde yarma dövmelerini izlerdik. Harman Çayırı kaldırılıp buralar meskene açıldığında bu çeşme, Şeyh Erzurumi Türbesi’nin yakınlarına taşındı ama o eski yapısına hiç benzemedi. Ve çevresinde oluşturduğu toplumsal halka da kayboldu.

     Yine, Harman Çayırı’nın demiryoluna yakın tarafında, bugünkü Üçlerbey Karakolu’nun tam karşısında, büyük ve kalın kavak ağaçlarının altında bir çeşme daha vardı. Bu çeşme çukurdaydı, etrafı taşlarla örülmüş, nerede ise yerin altında kalmıştı. Kuyuyu andıran bir çeşmeydi bu. Buraya Kırklar Pınarı denilirdi. Nenelerimizin söylediğine göre burada kırk tane kız, eşkıya saldırısına uğrayıp şehit olmuş. Yine sonradan öğrendim ki burası, Sivas’ın ilk yerleşim alanı olduğu dönemlerde Aziz Vlas ve müritlerinin kaldığı ve Ermenilerce kutsal sayılan bir çeşme imiş. Zaman zaman kadınların toplu halde gelip ziyaret ettiğini ve suyunun içerisine madeni para ve yumurta bıraktıklarını, onlar gittikten sonra ise para ve yumurtaları alıp yumurta vuruşturduğumuzu hatırlıyorum.

     Bir de, birçok evin bahçesinde birer ikişer meyve ağaçları vardı. Meyve ağaçları bizim için önemliydi. Bitişiğimizdeki evi satın alarak him (temel) komşumuz olan ve hepsi yerli olan bu mahalleye yeni taşındıkları için “yeni komşu” diye anılan ve yüz yıl kadar bir zaman geçmesine rağmen yenilikleri eskimeyen “yeni komşu”ların avlusundaki ağaçtan düşürdüğümüz elmaların tadı hala damağımızdadır. El arabası ile her sabah mahalle aralarında ekmek satarak evini geçindiren ihtiyar Hacı Ömer Emmi’nin bahçesinden daracık sokağımıza sarkan çördük ağacından sokağa dökülen çördükleri, “Atelye” borusu ötmeden sabahın erken saatinde kalkıp toplamak da ayrıcalıktı. Mahallemizin tek delisi olan, tüm mahallelinin her sabah ve akşam bulaşıklarını alıp yıkadıkları, bir kova su almak için keşik (sıra) bekleyen kadınların dedikodu ettiği mahalle çeşmesinin karşındaki duvarın dibine oturan ve bildim bileli, rengi güneşten bozararak grileşen siyah gömlek ve şalvardan başka bir şey giymeyen ve hiç kimseye zararı olmayan Deli İlhamigilin bahçesindeki iri ve sulu armutların, Haytaların bahçesindeki elma ve vişnelerin tadını nasıl unuturuz? Hem komşumuz hem akrabamız olan ve bugün hala Sanayi Çarşısı’nda yaptığı bıçaklarla nam yapan İbrahim Argut’ların ve Sivas’ın meşhur bıçakçılarından Erzincanlı Hafız Usta’nın arka bahçesindeki kirazların lezzetini de başka kirazlarda bulmak mümkün müdür? Bilemezdik ki o zamanlar, yeni yapılaşmalarla beton binaların yükseldiği Çayırağzı’nda ne bahçe kalacak ne de meyve ağacı...

     Dedemin nüfus cüzdanında İmaret, benimkinde ise Kızılırmak yazan, halkın çoğunun Kurşunlu Hamamı’ndan alt tarafta kalan bölgeye verdiği genel isimle Çağırağzı semtinin nerelerinde neler yaşamadık ki… Pulur Tepesi’nin daracık ve eğri büğrü sokaklarında yaptığımız kavgaları, Büyükbostan’daki toprak sahalarda koşturduğumuz topları, okulun bahçesinde top oynarken her düşüşümde şişen ya da çıkan omuzlarıma ve dirseklerime, annemin elinden tutarak götürdüğü Çaykuşların Nine’nin yaptığı sargıları, leylekler geldiğinde toprak damlara çıkarak yediğimiz baca pilavlarını, karşı komşumuz Kadir Abi ve İsmail Abilerin Tokat’tan getirdikleri Kazova üzümlerini yükleyip, sokak sokak sebze el arabasıyla meyve ve sebze satışına çıkıp satış yapmamızı, akşam yirmi beş kuruşluk madeni parayı avucumuzda sıkı sıkı tutarak, para kazanmanın zevkini unutmak mümkün mü?...