şehir ve epistemoloji
hasan yurtoğlu
Ey Sivas şehri seni methetmeyeceğim. Bilirim methedenlerin çoktur, üstelik bunu benden daha iyi yapacaklardır: Sivas “sedeftir, güher-i dürr-ü neceftir.”
Sivaslı değilim yine de sıla hasretini andıran bir özlemle özlüyorum bu şehri. Yitik bir dostu birlikte. Bozgunu andıran ilk gençliğimi de…
Sahi nedir bir şehri sıla kılan?
kötümserler için iyi bir şehir
İlk doksan üç ağustosunda geldim Sivas’a. Sonra kaldım orda. Tam dört yaşımı değiştirdim Sivas’ta. On sekiz yaşımı, on dokuz, yirmi, yirmi bir yaşımı bıraktım Kızılırmak dolaylarında…
Ne var bunda? Bir şey mi olacaktı? Dinleyin, iddia ediyorum:Ben şimdi çıkıp gelsem oraya çoğu beni hatırlamaz; Sivas hatırlayacaktır.Ben artık tanıyamasam da o beni mutlaka tanıyacaktır.Gökmedrese’yle ne çok bakıştık biz…Fevzi Çakmak Caddesi’nde iniltilerini duydum önce.Sesin sahibi Merhum Paşa’dır sanmıştım.Sonrası bir uzun hikaye.İstasyon Caddesi’nde teferrüç muhteşemdi.Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan,caddede akan kalabalığa aldırmadan…On dokuzuncu asırdan fırlamış bir “düşünür-gezer”, bir “artist-filozof” gibi adeta…Ayaklarım yeri bir daha öyle kavramadı.Denesem de olmadı...İstasyon Caddesi beni unutmuş olamaz.Ya istasyon , unutmuş mudur Atıf Çıtır”ı?.. Ne yolcusu olduğu treni ve ne bir yolcuyu beklemeden bekledi Atıf istasyonu…Taşhan o da muhakkak hatırlayacak beni.Taşhan’ın güvercinleri dostlarımdılar…
Sivas ah Sivas! O da bencileyin değişmiştir. Maalesef gelişmiştir de… Gelişsin bakalım. Bütün o gelişmiş denilen şehirler, yoksulluğumuzu nasıl da yüzümüze çarpıyor? Bu sonradan görme görgüsüz metropoller ne zamandan beri halka kem gözlerle nazar ediyor. Bakınız İstanbul. Paramız da yok ne işimiz var İstanbul’da? Bakınız Ankara. İşte Ankara’nın taşına bakınız. Biz eskiden bu kadar yoksul değildik. Bu denli de gelişmemiştik zira. Büyüyeceğiz, kalkınacağız diye çıkılan yolun sonunda, delirdik, arsızlaştık. Sivas, gelişsin o da. Sonra tahkir etsin hepimizi. Caddelerinde mahcup olmadan yürünemesin. Niyedir artık şehirlerimizde harcamadan bir gün dahi geçirilemiyor? Hanelerimizi metrekareye, huzurumuzu iktisada tahvil eden bu densizlik neyin nesidir? Bir servet ödemeden evlerimizin içi oturulacak hale getirilemiyor ve ne yazık ki o geniş odalı evlerde huzurlu oturulamıyor.
Her köşesi kadastrodan geçti aziz vatanın. İmar ve iskân edildi. Azıcık tahsili, tahvili olanın milletten sayılmaya rızası yok Arazi mafyasından başka memlekette hakiki vatanperver(!) kalmadı. Şehirlerimiz yeniden kuruluyor. Zenginlerimizin çoğu müteahhit. Yetmedi hükümetlerimiz. Her sokak başı emlakçi. Doksanlı yıllarda sıkça tekrarlanan bir yave vardı: “Yirmi birinci asır Türklerin asrı olacaktır.” Şimdi “Adriyatikten Çin Seddi’ne kadar uzanan”-bu da bir başka yave- o muazzam coğrafyada Türk müteahhitleri yüksek alametler bina ediyorlar.
Dünyanın bütün şehirleri kapitalizmin tasallutu altında. Kapitalin tamamıyla egemen olduklarına metropol diyorlar. Biz ise bu tecavüzden nasibini ziyadesiyle alanlara “Büyükşehir” demeyi uygun görmüşüz. Büyükşehirler sahiden büyük ve buralarda her şeyden çokça var. Öte yandan bu çok ve büyük şeyler şehirleri ortadan kaldırıyor. Bununla birlikte bu çok büyük yapılar tamamen birbirine benziyor. Şehri vererek aldığımız bir şey bu. Geriye şehir ve sair kalmıyor. Sadece büyük bir şey var. Örneğin Türkiye’nin en büyük şeyi İstanbul. Şehirlerimizi elden çıkarmadan büyüyemiyoruz.
Sivas’ın da Kayseri gibi, Kayseri kadar büyük olmasını arzulayan Sivaslılar olduğunu biliyorum. Bu durum Kayseri’deki yüksek kültür ortamından ileri gelmiyor. Dünyayı ve Türkiye’yi de çekip çeviren dinamiklerin Kayseri’de Sivas’ta olduğundan daha etkin oluşundan kaynaklanıyor. “Bellona Mobilyası”ndan örneğin. Aynı nedenle Kayserili bakanın, başbakanlığı çantada keklik görülürken Sivaslı olanın adının geçtiği alternatifler aklı erenleri gülümsetiyor.
Şehir merkezlerindeki okulları “babalar gibi” satıp bunlardan elde edilen gelirle daha çok okul yapma naifliği Cumhuriyet tarihinin en muhafazakâr(!) hükümetine nasip oluyor. Yerlerine dev gibi plazalar ne de güzel yakışır.
Şehir tarihçisi de değilim. Sivas’ın tarihini, folklorunu, türlü yöresel hoşluklarını anlatacak bulunur. Akademisyenlerimizin söyleyecekleri vardır. Medreseleri, Aşık Veysel’i, Sivas Kongresi’ni, Kangal köpeğini, çermikleri ve daha birçok şeyi… Şehirlerle ilgili yayınlar bu çeşit malumatla doludur. Sözgelimi şehrin eski fotoğrafları… Belediyeler bunlar etrafında etkinlikler düzenler. Resim sergileri, şiir yarışmaları tertip eder. Yakışır. İyi de bir şehir, o ülke edebiyatına, bir edebiyat dergisine nasıl girer? Şehri bir de ediplerden dinleyin. Bir şehri en güzel, en içten ve en derin; onda çocukluklarını yaşamış olanlar tasvir edecektir. Eğer o çocuk orada büyümekle kalmayıp orada öleceğine ve o şehre gömüleceğine inanmışsa. Hatta öyle arzu etmekte ise... O artık kendi şehrini anlatacaktır ve şehri anlattıkça kendini anlatacaktır. Şehirler bu gibi kimselerindir.
Öte yandan çoğu, şehir hakkında nesi var nesi yok kabilinden konuşadursun. Birinci ligde futbol takımı var mı? Milletvekillerinden biri kabinede yer alıyor mu? Şehirde büyük alışveriş merkezleri, bir üniversite var mı? Al sana şehir. O şehri görmüştüm, oradan geçmiştim… Askerliğini Temeltepe’de yapmış bir yığın akrabam var. Bu vesileyle az askerlik anısı dinlemedim. Sivas’ta kalem ve ağızlıkların üzerinde “Sivas hatırası” yazar, oradan geçenler için…
Sivas’ın çok soğuk olduğunu söyleyenleri “aksine sıcaktır” diye karşıladığım olmuştur. Soğuk gerekçesiyle güney kentlerine göçen Sivaslıları yadırgadığımı belirtmeliyim. Bunu görgüsüzlük veya kadirbilmezlikle açıklıyorum. İnsanlar kutuplarda niye yaşıyorlar? Eskimoları ne kadar takdir etsek azdır. Hem ayrıca soğuktan ziyade sıcak, bir göç nedeni olabilir ancak...
kaleardı’nda bir küçük felsefe okulu
Kaleardı Mahallesi’nde oturdum. Fevzi Çakmak Caddesi’nde, Gökmedrese’nin karşısında, Baki’nin Yeri’nin hemen yanında, yolun ve yerin altında, mahzeni andıran bir mezbelede, hakikate ve hataya ilişik gençliğimi yaşadım… Filozof, şair ve âşık… Ayrılırken hayli ihtiyarlamıştım. Arkadaşlarımla bir olup bir küçük felsefe okulu bile kurduk: “Kaleardı okulu” O küçük okul hala orada durur. Hasan, Atıf, Turan, Ali Rıza… İsimlerimizden mülhem “Hata” bazen de “Hatar”dedik topluluğumuza…
Evet, Kale’nin dibinde ve dipte meskûnduk. Can sıkıntısı nelere kadirdi? Genellikle tercümeler okuduk o evde... Dördümüz de aynı dönem sosyoloji talebesiydik. Sosyolojiye uygun düşen bir şey bu tercümeler. Hayatı tercümelerden tecrübe ettik. Bilhassa ben… Rahmetli arkadaşım “sosyolojinin bir hilkat garibesi olduğunu “ söylemişti bir gün. Yıllar sonra, aynı tespitin çok zaman önce Takiyyettin Mengüşoğlu tarafından da hemen hemen aynı cümlelerle yapılmış olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Hoca “sosyolojinin bir ucube olduğunu” beyan etmişlerdi.
O yıllara ait bir fotoğraf. Sosyoloji bölümü önündeki çöp konteynırını dikkatlice inceleyen -inceler görünen-üç genç adam var o fotoğrafta. Jean Baudriallard “Tüketim Toplumu” ismini taşıyan tercümede yeni bir disiplin olarak “çöp sepeti sosyolojisini” haber veriyordu. “Neyi tükettiğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.” Sosyal bilimlerde şehirlerimiz gibi gittikçe kıytırık bir hal almaktaydı:”Saçlarım ve dünya dökülüyordu.”
Çuvallar dolusu tercüme tecrübe ettik Kaleardı Mektebi’nde. Ankara’da, benim doğduğum ve büyüdüğüm şehirde okunsaydı onca tercüme şüphesiz daha farklı olurdu.
Ivan İllich”e ait “H2O” isimli bir eser vardır. Üstada göre içtiğimiz, su değildir artık. Kitapta suyun modern şehirlerde bilim marifetiyle geçirdiği işlemler, evlere ulaşması, vb. süreçlerden söz edilir. Bütün bu süreçlerden geçen su “H2O”laşmaktadır.O artık hayatın menbaı ve can gibi aziz su değil, kimyasal bir bileşim, bir metadır.
Eserin son cümlesini de okuduğumda ortalık yeni aydınlanmaktaydı. Çoğunlukla yaptığım gibi dışarı çıktım. Uzun bir yürüyüş ve kahvaltı. Yürürken İllich”in söylediklerinde aklım. Papaz Efendi’nin tespitlerinin ne denli isabetli olduğunu düşünüyorum. Sonra Sivas’ta sıklıkla karşılaşabileceğiniz sokak çeşmelerinden birinin başında durdum. Su içtim. Yüzümü de yıkadım. Oh be! Şimdi bu “H2O” muydu? Hayır. Ankara’da okunsaydı bu tercümeler farklı okunacaktı, demem bundandır.
Şehirleri ikiye ayırıyorum ben: şehirler ve şehirler. Sivas’ı birinci gruptaki şehirler arasında zikretmek gerekir.
“Gezdi yürüdü bulmadı bir eğlenecek yer
Minba’d yine azim-i Sivas olayım der”