“sivaslı’ya dikkat edin, kav gibidir!”
halim şafak
Biri kalkıp, bir gün bir yazı yazacaksın ve başlığını Süleyman Demirel koyacak, deseydi güler geçerdim. Ne var ki Sivas üstüne yazacağım bir yazıda devletin en tepesinde durmuş ve nerdeyse elli yılı geçkin zamandır ülke gündeminde şapkası ve gelip gitmesiyle sınırlı yerini korumuş Süleyman Demirel’in “Şanlı Sivas Kıyamı”ndan önce söylediği bu söz her zaman benim için çağrışımlara açık olmuştur. (Şanlı Sivas Kıyamı tabiri Taraf dergisine aittir) Hatta bu cümlenin Sivas’a ve tabii ki Anadolu’ya ilişkin bütün ezberimi bozduğunu söyleyebilirim. Süleyman Demirel’in bu cümlesi bana göre kendisine rağmen Anadolu’yu başka bir bağlamda değerlendirip anlamlandırmanın imkânıdır.
Zihnimde baştan beri Ankara’nın Çankaya ilçesini dışta tutan bir Anadolu imgesi ya da haritası var. Zihnimin oluşturduğu bu haritanın sınırları içinde Adana, Afyon, Amasya, Ankara, Çorum, Elazığ, Erzurum, Kahramanmaraş, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Konya, Malatya, Nevşehir, Niğde, Sivas, Tokat, Yozgat illeri bulunuyor. İhtimal odur ki Trabzon gibi Karadeniz şehirlerini de bu listeye dâhil etmem mümkündür. Adını andığım illerin coğrafyası, kültürü, konumu tarihten bu yana her dönemde benim için ayrı bir ilgi ve merak konusu olmuştur. Başkaları ne der bilmem ama benim için doğusu dışındaki Anadolu bu zihinsel haritadan oluşur.
Bu illerin başka bir özelliği ise epeyisinde bir dönem, sürekli ya da geçici olarak yaşamış olmamdır. Uzun yıllardır yaşamak zorunda kaldığım Kayseri ve onun komşuları Sivas, Yozgat, Kırşehir, Nevşehir ve Niğde’yi burada ayrıca anmalıyım. Bu şehirlerin okurluk üzerinden oluşturdukları ve genelde olumsuz olan etkiyi hep hatırımda tuttuğumu da söyleyeceğim.
Burada Çankaya ilçesini dışta tutarak Ankara’yı bu haritaya dâhil etmem ise ayrı bir açıklamayı gerektirmektedir. İstanbul’un ve devletin Ankara’nın başkent olma sürecinde asıl ahalisini zorla dışta tutarak oluşturduğu modernizm, bugün bile memleket dâhilinde ayrıcalıklı yerini korumaktadır. Bu yüzden Çankaya’da devletin oluşturduğu modernizm Anadolu ve Anadolu’nun modernizmi içinde ele alınmasını imkânsız hale getirmektedir. Ayrıca devletin modernizmi Anadolu’da bir tek Çankaya’da belirleyici olmuş ve karşılık bulmuştur. Üstelik Çankaya bugün de devletin modernizminin kalesidir!
Şehirlere yönelik ilgim, Milas gibi bir yer ve kültürde doğup uzun yıllardır Kayseri’de yaşamak zorunda kalmam hem şehre yönelik tartışma talebimi belirginleştirirken iyi bir okurluk da sağladı. Hatta iyi bir şehir kitaplığım olduğunu şımararak söyleyebilirim! Kayseri’de Harun Kandemir’le beş yıldır yan yana geldiğimizde tek konumuz olan Argios (Erciyes) iki aylık kent kültürü dergisini bir sayı bile yayımlamadan ölürsem, gözlerimi kapatmak o an yanımda olması ihtimal her hangi birine düşer!
Şehir ve mekân ilgisi epeyi bir zamandan beri okuru ve yazarı olmaya çalıştığım bir dünyaya beni dâhil etti. Önümde Muğla gibi, Milas gibi bir örnek dururken Kayseri’de yaşıyor olmam ise Anadolu’yu tartışma konusu etmemi de sağladı. Bunun insani olan dışında genelde olumsuz temelde geliştiğini hemen belirteceğim. Burada Anadolu kırsalında -hadi aynı tabiri kullanayım- taşrasında bulunmak zorunda kalmak da bu olumsuzluğu oluşturan başka bir etkendir.
Bu şehirler içinde Kahramanmaraş, Kayseri ve Sivas’ın benim için yine olumsuz anlamda ayrıcalıklı bir konumları olmuştur. Elbistan, Afşin ve Göksun dışında gidip yaşadığım hiçbir yeri yoksa da Kahramanmaraş katliamı benim için hiçbir zaman ortadan kaldıramayacağım bir olumsuzluğu ve uzaklığı oluşturur. 1980 yılından beri Kayseri ve ilçelerinde yaşıyor olmam da niye onunla da olumsuz bir ilişki kurduğumun açıklamasıdır.
Sivas’a gelince, öncelikle Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinin zihnimde oluşturduğu bir şehir var. Pir Sultan Abdal’ın yazdıkları ve yaşadıkları üstünden kurulan ilişki geçmişe yönelik bir olumsuzluğu en azından iktidar bağlamında oluşturmuş gibi görünüyorsa da bu “Şanlı Sivas kıyam”ına kadar bugüne dönük pek olmadı. Hatta Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinin oluşturduğuna bağlı olarak devamında başta Aşık Veysel olmak üzere onlarca halk ozanının oluşturduğu dünya da buna eklenir. 70’li yıllarda Türkiye Birlik Partisi’nin tek milletvekili (Mustafa Timisi) çıkardığı yerin Sivas olması da benim ilgimi çeken başka bir olgudur. Şimdilerde nerde ve ne yapıyorsa yine Sivas milletvekili Azimet Köylüoğlu’nu da hiç unutmadım! Seksenli yılların sonunda kaç sayı çıktığını hatırlamadığım İmece dergisini, Ruzigar’ı ve tek sayı çıkan anarşist fanzini de bunlara ekleyeyim.
Zamanın behrinde Ziraat Vekâletinin taşra teşkilatında baytar olarak mesai yapmama bağlı olarak Kangal köpeklerine duyduğum sevgiyi de hemencecik burada ifade edeyim. Aşağı yukarı bir yılı geçkin zamandır her sayısında yazdığım “tuhaf” Sühan dergisinin Sivas’ta yayımlandığını ve hayatı bize “zorluk “ çıkarmakla geçen Hüseyin Kaya’nın da Sivas’ta yaşadığını biliyorum. Buradan Bireylikler’in Sivas’taki tek abonesi Asiye Kamber’e de selam olsun! Son olarak da Sivas Köftesi’ni damak zevki olduğunda ısrar eden biri olarak sevdiğimi belirterek bu bahsi bitireyim!
Yıllar içinde farklı nedenlerden dolayı farklı zamanlarda Sivas’ta bulunduğum hatta gecelediğim, kaldığım zamanlar da oldu. “Şanlı Sivas Kıyamı”ndan bir-iki gün önce -ışıklar içinde yatsın-Emin Akdamar’la Sivas’a gitmekten son anda niye vazgeçtiğimizin nedenini hala hatırlamıyorum. Yıllar sonra Madımak Oteli’ne yakından baktığımda tek duyduğumsa is ve yanık kokusu oldu.
Bu gidip gelmelerin bende Sivas’a yönelik olarak oluşturduğu öncelikli tek şey tipik bir Anadolu kasabası olduğudur. Ne zaman Yozgat’a gitsem aynı duyguyu orda da yaşarım. Bu yüzden Sivas’ı devlet ve ahali zoruyla il kabul edilmiş yerler içine çoktan dâhil etmekte hiç zorluk çekmedim. Kırşehir’in illiğini bir anda alıp ilçe yapan bir devlet nereyi il nereyi ilçe yapacağını her halde çok iyi bilir!
Taşrada devletin ve ahalinin oluşturduğu bu kasaba, biraz da kasaba irisi Milas’ta doğup büyümem nedeniyle bana hep soğuk gelmiştir. Bunun kışın asıl memleketinin Sivas ya da Yozgat olduğu gibisinden ahali arasındaki dedikodularla uzaktan yakından bir ilgisi yok! Anadolu şehirlerinin ürettiği soğukluğun bütün şehirlerinin yüzünde asılı kaldığını ve kimsenin indirmeyi ya da başka bir yüz asmayı aklına getirmediğini düşünüyorum.
Bu duyguyu, bırakalım şimdiki zamanı, ilk gençliğimde Çorum’un Osmancık’ında, Kayseri’nin Develi’sinde de hep yaşadım. Seksenli yıllarla birlikte şehrin çevresini saran “kentsiz kentleşme” de bu soğukluğu arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Alper Akşit’le geçtiğimiz yıl içinde Sivas Öğretmenevi’nde Hüseyin Kaya’yı beklerken yine aynı soğukluğu duyduğumu ve müthiş bir yalnızlık duygusuna kapıldığımı da yine şehrin kendisiyle açıklayabilirim. Hüseyin Kaya bu soğukluğu gidermeye çalıştıysa da kısa olduğunu düşündüğü bıyıkları ve sertelmeye hazırmış gibi duran yüzü, soğukluğu ancak soğuk mu, sıcak mı olduğu pek belli olmayan bir serinliğe dönüştürdü!
Bunun sol’dan geldiğim ve batılı olduğum için baştan oluşturulmuş bir önyargı olduğunu şiddetle reddederim. Çünkü Milas gibi her anlamda çok kültürlü ve yeterince demokratik ve insancıl bir dünyada doğup büyümüş olmam şehre ilişkin okumalara girişmeden ve sol teoriye, anarşizme ya da başka bir düşünceye ihtiyaç duymadan yerleşim birimlerini ve insan doğasını değerlendirmeme büyük ölçüde yetti. Anadolu’ya gelmeden şehrin içerenleri ve insan prototipi hakkında beni ikna edecek kadar düşünce zaten oluşturup geliştirmiştim.
Baştaki zihinsel Anadolu haritasına dâhil ettiğim şehirlerin en büyük özelliği Cumhuriyet’le birlikte dayatılan ve oluşturulan modernizmin, muhafazakârlığın kendine dâhil edilmesine izin vererek oradaki dünyayı belirlemesidir. Anadolu’nun devletle kurduğu yakınlığın asıl güç aldığı olgu ise devletin Türk ve Sünni olmasıdır.
Bu yüzden Anadolu’daki modernizm görüntüsü her zaman bana yanıltıcı gelmiştir. Bunda modernizmin muhafazakârlık başta olmak üzere teknik olarak kendini yadsımayan her türlü eğilimi içinde barındırma özelliğinin payı büyüktür. Hatta Anadolu’da yükselen kapitalizmin ekonomizm ve modern görüntüsü dışında başka bir kapitalist dünya daha da önemlisi başka bir dünya oluşturmamasını da yine aynı muhafazakâr modernizmle açıklamak mümkündür.
Böyle bir coğrafyanın sonucu görecek olduğumuz ise şehir kadar ahalinin sertliğini belli eden yüzüdür. Devlet burada Ömer Laçiner’in sözünü ettiği kendini dönüştürememiş kesimlerin “ilkel ve bencil güdülerinin” hem bastırılmasını hem de yaşanmasını tembihler. (Birikim, Nisan 2007) Milliyetçiliğin ya da ırkçılığın “insan-dışı karakterini” gidip gelmeyle yaşatır. Bu bağlamda ahalinin ilkel sertliği çoğu zaman devletin sertliği ile bütünleşmekte zorluk çekmez. Devletin sertliği ile ahalinin sertliği birbirinden beslenir, güç alır, birbirini tamamlar.
Anadolu coğrafyasının yapısı devletle ve devlete çıkardığı sorunlara rağmen son derece uyumludur. “Şanlı Sivas Kıyam”ının ortaya çıkardığı da en çok budur. Kısacası Anadolu’nun tahrik olmaya, kışkırtılmaya açık yapısı, yüzeydeki devlete dönük olumsuzluk olarak alınabilecek tekten belirtilere rağmen devletle uyum içindedir.
Baştan beri devlet eliyle oluşturulan modernizmin içinde kimi kültürel öğeler barındırmakla birlikte daha çok teknik bir olgu olarak algılandığı ve öyle kaldığı açıktır. Anadolu da modernist görüntüsünü bu tavra borçludur. Böylesi bir modernizmin aynı zamanda başta muhafazakârlık olmak üzere gerici ve faşist ideoloji ve düşüncelerin kendini geliştireceği alanlar olacağı da baştan bellidir. Başka şehirler özellikle sahil şeridindeki şehirlerle, kendini onun gibi tanımlamayan insan ve insan topluluklarına uzaklığın, düşmanlığın temelinde de yine teknik olarak muhafazakâr modernizm ve onun kendine dâhil edip güçlendirdiği yapılar vardır.
Demeye çalıştığım, modernizmin Anadolu’da kültürel ve yaşamsal anlamda hiçbir dönüşüme neden olmadığı ve hatta oradaki yapıyı daha da sağlamlaştırdığıdır. Hal böyle olunca da hükümet konağı, cumhuriyet meydanı, saat kulesi, ordu evi, balo salonları, kulüpler, halkevi, şehir tiyatrosu, belediye bandosu, gar şehre yansıtılan getirilen teknik ve mimari görüntü, gelişim ve kurgu dışında hiçbir şeyi içermezler. Bu ne yazık ki Sivas için iki kere böyledir.
Bu coğrafyaya devlet marifetiyle dağıtılan farklı kültürlerin, geçmişte buralarda yaşayan azınlıkların da buradaki şovenizm-İslam-muhafazakârlık-ırkçılık temelli yapı karşısında hiçbir şeye yol açmadığı da bilinmektedir. Sözünü ettiğim birliktelik hem farklı coğrafyaları ve orda yaşayanları farklılıkları, kültürleri ötekileştirip düşman kabul ederek ortaya çıkar. Hatta bu o ahali arasında o kadar ileri gider ki hiçbir kültürel olguyu sahiplenmediği halde şehirli-kırsal, yerli-yabancı ayrımını da sağlamlaştırır. Genele dönük ise başka bir ulusçuluğu dillendiren hayatın doğusu ile bütün ayrımların olabildiğince dışında durmaya çalışan hayatın batısını şiddetle reddeder.
Bütün bunlarsa merkeze ve teknolojik dünyaya uzak olmaya bağlı olarak kendini az ya da çok hâlâ koruyan, en azından ahalinin kendi içindeki insani duygu ve düşünceleri görmemizi imkânsız hale getirir. Kaldı ki merkeze uzaklık gerici ve merkeze eklenmeye hazır bir merkez düşmanlığını belirginleştirirken her şeyi büyük ölçüde belirleyen sağın üç haline bağlı olarak insani olanı istediği zaman alaşağı edebilecek bir yapıyı da oluşturur.
Bütün bunlara bağlı olarak Anadolu’da söz konusu edilmesi gereken, bireysel ve kitleselleşmeye her an hazır pornografik şiddetidir. Hatta buralarda şiddet, gündelikliğini ve sıradanlığını çoktan ilan etmiştir. Çünkü söz konusu şiddet; ortalama insan için dinsel, ulusal, şoven duyarlığı ayaklandırdığı ve ilkel, bencil güdülerini tatmin etmeye yaradığı kadar erkekliği belirginleştiren hâkim öğelerin başında gelir. Ortalama dünya zaten şiddetin en çok taraf bulduğu dünyadır,
Anadolu öncesinde sonrasında ideolojik olarak erkek ve erkeğin egemen olduğu bir dünyadır. Erkeklerin oluşturduğu dünyadır. Erkeklerin en özgür olduğu bir coğrafyadır. Hatta bünyesindeki sertliği de devlet kadar bu erkek dünyaya borçludur. Bu gündelik hayata dönük bir şiddete yol açarken aynı zamanda ortalama politik ve ideolojik yapıya bağlı olarak kitleselleşmeye, kendinden olmayanı yakmaya, öldürmeye açıktır. Açıkçası Anadolu’daki erkek şiddeti kitlesel ya da değil ancak faşizmle ilişkilendirilerek açıklanabilir. Başka şehirlerde ve Anadolu’nun kendi bünyesindeki gerici ve faşist kalkışmaların altında da coğrafyadaki dinsel, şoven ve ulusal olanın beslediği o erkek dünya vardır.
Bu haliyle Anadolu; ortalama içerenleri üstünden tahrik edilmeye, kışkırtılmaya, provoke edilmeye baştan hazırdır. Özellikle dinsel ve ulusal olana yönelik her türlü eleştirel söylem bu bağlamda kışkırtma ve tahrik olarak kabul edilir. Söz gelimi Pir Sultan Abdal Şenliklerinde yaptığı konuşmada Aziz Nesin’in Anadolu Müslümanlığını savunması ve dinsel olanı yadsıyan nerdeyse hiçbir şey söylememesi ahali katında hiçbir şey ifade etmiş olmaz. Çünkü baştan ihlal ve tahrik edilmeye hazır olanın, oluşturulanın doğru olup olmadığını tartışmaya hiçbir zaman ihtiyacı yoktur. Hele kendi kendini tahrik etmiş insanların oluşturduğu kitle buna hiçbir zaman ihtiyaç duymaz. Anadolu çabuk gaza gelir, kendini çabuk gaza getirir!
Elias Canetti’nin kitlenin en tehlikeli özelliği olarak kundakçılığı görmesi burada hiç de şaşırtıcı değildir. (Kitle ve İktidar, Ayrıntı,1998) Kundaklayansa en büyük orgazmını, yaktığı cehennem ateşini ve o ateşte yananları hazla gözleri dönerek izlediğinde yaşar. Bu onları aynı zamanda insanın ve devletin kötülüğüyle buluşturur. “Cehennem ateşine inanılan Ortaçağda yaşayanlar bütün dinleyicilerin yerine tek bir sapkının yanmasıyla tatmin oluyorlardı. Sanki temsilcilerini cehenneme gönderip gerçekten yandıklarından emin olmak istercesine onların yanışını izlerlerdi.” (agy) Anadolu Elias Canetti’nin sözünü ettiğinin gerçeklik kazandığı coğrafyaların başında gelir. Çünkü Anadolu büyük ölçüde hala dünyanın modernist /postmodernist Ortaçağıdır!
Şehir olarak Sivas bu dediğimin baştan beri söz konusu olduğu örneklerin başında gelir. Benzer bir durum Kayseri, Yozgat, Çorum, Tokat ve Amasya için de büyük ölçüde geçerlidir. Elias Canetti’nin sözünü ettiği insan ve kitle en çok buralarda kendini ifade etme imkânı bulur. Buralarda şiddet hala Ortaçağla ilişkilendirilerek ancak açıklanabilir.
Ahmet Turan Alkan’ın Altıncı Şehir’i ile Zeki Coşkun’un Öteki Sivas’ı (İletişim,1995) arasındaki temeldeki fark bu noktada çok önemlidir. Ahmet Turan Alkan yaşadığı dünya olarak Sivas’ı tamamıyla geçmiş ve insani duygularla ele aldığı ve şehre ilişkin bu ikisi dışında başka bir bağlamı olmadığı için doğal olarak Sivas’ı olumlar. Kaldı ki neyi yaşamış olursa olsun çocukluğuna bağlı olarak insanın geçmişini ve bunu yaşadığı şehri, mahalleyi, sokağı, odayı mutlu zaman ve onun içerenleri olarak kabul etmesi anlaşılır bir durumdur. Ayrıca Ahmet Turan Alkan’ın da aynı kültürel coğrafyada doğup büyüdüğünü düşünürsek kurduğu yakınlık ve duyduğu sevgiyi anlamakta zorluk çekmeyiz. Ahmet Turan Alkan bu anlamda Sivas’tan yanadır. Çünkü kendi geçmişinden yanadır. Ahmet Turan Alkan’ın “kıyam”dan sonra ne yazdığı ya da yazdıkları varsa benim için hâlâ merak konusudur.
Zeki Coşkun’sa “Şanlı Sivas Kıyamı”nın ardından tam bir olumsuzlukla kitabını oluşturdu. Üstelik Sivas’ın tarihi buna da son derece uygundu. Kaldı ki sonunda kültür/sanat/edebiyata kasteden bir faşist kalkışma ve katliam karşısında başka bir tavır da mümkün olmazdı. Zeki Coşkun bunu tarihsel olana ekleyerek resmi tarihin dışında farklı bir Sivas tarihi de oluşturdu. Böylelikle Anadolu’nun başta sözünü ettiğim insani yüzü Ahmet Turan Alkan’ı Sivas’ı olumlamaya götürürken Zeki Coşkun bunun tam tersi bir noktadan Sivas’a yaklaşmak zorunda kaldı. Zeki Coşkun’un gösterdiği Sivas şiirin, şiir yazanın, insanın katili olmasıdır. Bu da Sivas için kolay kolay ortadan kalkmayacak bir yüktür.
Bu bağlamda Zeki Coşkun sonuna kadar haklıdır. Teodor W. Adorno “Auctwichz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti. Hayati Baki de “Şanlı Sivas Kıyamı”ndan sonra benzer bir soruyu kendine ve şiir yazanlara yöneltmişti. Kuşkusuz burada hala şiirin yazılıyor olması ne Adorno’nun ne de Hayati Baki’nin sorusuna yanıttır. Adorno’nun da, Hayati Baki’nin de söylemeye çalıştığı şiirin yazılıp yazılmayacağı değil, yazılan şiirin nerde olacağı, dünyayı nasıl algılayacağı ve anlamını nasıl temellendireceğidir. Buradan bakılırsa şiir yazan hem kendi hem de yazdığı şiir üstünden barbarlığını çoktan ilan etmiş demektir. “Şanlı Sivas Kıyamı” sonrasında bunu cümle âleme ilan etmek de İsmet Özel’e düştü! İsmet Özel tenhalıklarda suskunluğunu istihzaya ve hazza dönüştürenlerin dili oldu. Şiir yazan bunun ardından 12 Eylül darbesinin şiire karşı yapılmadığını ısrarla savunarak barbarlığını iyice geliştirdi! Yazının tam burasında Hilmi Yavuz’a, Osman Hakan A.’ya, Baki Ayhan T.’ye selam olsun!
Buradan bakınca da şiirin de şiir yazanın da hem Autwichz’in hem de “Şanlı Sivas Kıyam”ının altında ezildiğini, vicdani olarak hesabını veremediğini söyleyebilirim. Hatta bu şiirdeki bütün eğilimler için söz konusu edilebilir. 12 Eylül’ün oluşturduğu apolitizm karşısında başka bir tavır zaten mümkün olamazdı. Hele günümüzde insanın ölümün ve öldürmenin en sapkın izleyicisi olduğunu düşünürsek beklentimizin boşa çıkacağını kestiririz. Yanı sıra hazla seyretmenin pasifliği de burada devrededir.
İlginç olansa Sivas’ın şiir yazanla birlikte aynı kaderi paylaşması ve kendinin de katili olmasıdır. Bu yüzden Kahramanmaraş katliamı ve “Şanlı Sivas kıyamı’ şehirlerinin bünyesinde metastaz yapmış kötü huylu urlardır. Şehirler ve ahalisi muhafazakârlığın yüzyılında bu yayılmayı ve kaynağındaki uru ortadan kaldırabilir mi, bundan kuşkuluyum. Günümüz dünyası büyük şehirlerin ve taşra ahalisinin ancak şiddetini ve faşizmini çoğaltmaya neden olabilir. Hatta üstünde yaşadığımız coğrafyanın tümüyle buna açık olduğu iddiasındayım. Faşizmin Sivas katliamında, Hrant Dink’in öldürülmesinde olduğu gibi yazana yönelmiş olması hem yazanın hem de şehirlerin durumunu daha da vahimleştirmektedir.
Bu bağlamda geçmişi Zeki Coşkun’un da belirttiği gibi Sivas’ın yalnızlığıdır. Uzun yıllardır verdiği iç göç Sivas’ı yalnızlaştırdığı kadar sertleştirmektedir. Söz konusu durum Anadolu’daki ve hayatın doğusundaki epeyi bir şehir için söz konusu edilebilir. Bugün İstanbul’da, Kayseri’de, Ankara’da çok sayıda Sivas var. Merkezleşmiş bir periferide bu iç göçün ve göç edenin geride bıraktığıyla kurduğu ilişki artık herkesin sorunudur.
İnsanın öldürülmesini olumlayacak ve bundan pornografik bir biçimde haz alacak bir dünya hiçbir zaman insanın dünyası değildir. Sivas bu dünyanın neresindedir derseniz onun yanıtı da hâlâ Süleyman Demirel’in cümlesindedir. İnsanın gücü bu cümleyi tersine çevirmeye yeter mi, bundan da kuşkuluyum. Ölüm ve öldürme karşısında kendinden geçen, en büyük orgazmı dünyayı kundaklayıp çıkardığı yangınları izlemekle yaşayan bir dünyanın içinde Sivas’a da, Kayseri’ye de, Kahramanmaraş’a yeterince yer vardır. İhtimal Anadolu’nun kaderi kendi kadar bu dünyanın büyük bir dönüşüm geçirmesine bağlıdır.
Böyle bir belirti var mı? gibisinden soruya ise ne yazık ki yanıtım koca bir hayırdır. İnsan insanın kurduyken, birbirinin üstüne çıkarak, ezerek, ölerek, öldürerek, yakarak yaşıyorken umut dediğimiz şey çoktan memleket sathını terk etmiştir. Kendini bunun dışında tutan, çığlık atacağı günü bekleyen herkesi tenzih ederek belirtirim ki insanın en fazla yalnız kaldığı, yalnız bırakıldığı, izlemek için ölüme terk edildiği tarihin biri Autwichz’se öteki de Sivas’tır.
Galiba zihnimde duran Sivas fotoğrafı eksik fazla böyle bir şeydir. Burada yazdıklarımla bu fotoğrafı daha da parlatmak gibi bir derdim yok. Behçet Aysan’ın beyaz bir gemiye benzeyen ölümünü, Metin Altıok’un yüzündeki koyu isi Sivas kaldırmayı becerememişken ve İsmet Özel’in Sivas göklerinde uçurduğu Sırp uçaklarının gürültüsü ancak bunları, bu kadarını duymama izin veriyor. Bunun istediğim bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. Bu yazı bu yüzden çaresizce acıyla yazılmak zorunda kalmıştır. Hayatın ve zihnimin oluşturduğu Sivas aşağı yukarı böyle bir şey. Eksiği varsa, kaldıysa o da başka bir yazıda artık!
14 Nisan 2007, Cırlavık