sivas mı dediniz?

fuat çiftçi

 

     Divriği dağlarının renk renk kıvrımlarından, Çaltı Suyu’nun umursamasızca akışına takılı kalmış çocukluğuma; Hafik’in ince ve oldukça dar caddelerinden, Kızılırmak nehrinin kuru yüzüne değin aklımda ne varsa aktarmak isterdim. İçimi mengenede sıkan tuhaf hisler engelliyor mu beni ne? Çaltı Vadisi’nin ortasında akan suyu, dünyanın en büyük denizi sanışım gülümsetse de beni, Hafik’in ortasında kıvırtan Kızılırmak’ın beni Avanos’ta da bırakmamasını talih olarak görsem de, içimdeki tuhaflıkların haddi bini aştı desem, şu satırları karalarken, inanmayacaksınız. Sivas adını duyduğumda aklıma Madımak yangını düşüyor. Orda diri diri yanmış sanat adamlarının çığlıklarına örülü zihnimin tüm haritaları karanlıklaşıyor, soluksuz kalıyorum. Konuşamıyorum ve titriyorum. Kanımı emen sessizlik, jilet sırtındaymışım gibi her yerimde. Tüm çatıları çökmüş kent gibiyim, desem ne değişecek? Arabesk duyarlılıkların kancıklığına bürümüş göz sanacaklar beni. “Oysa bir insan nasıl öldürülür, hangi gerekçe insandan üstündür?” sorularını kendilerine soranlar var ise ancak onlara içimi açabilirim.

     Kırsal alanda geleneksel yaşantısına boyun eğmiş, hiçbir kültürel yanı olmayan, ama hep orada yaşamayı arzuladığım Hafik, belki de yaşantımın halkalarında en unutmadığım anları saklıyor. Atatürk İlköğretim Okulu’nun bahçesinin kıvrımlarını, ağaçlarını, taşlarını 37 yaşımda bile hatırlarım. Küçücük caddelerinde koşturduğum saniyeler aklımdan gitmez. Çocukluğumun sokaklarında gezinen rüzgârı bugün bile unutmam. Bunları dile getirsem değişecek ne olur ki? Hatırda kalan saklı zaman sandığının içinden mücevherler sunsam neyi değiştirebilirim ki?

     Sonra, Divriği dağlarının ağrılı renkleriyle oynaşan güneşi aklımın ucuna batırdım. İlk âşık olduğum, ilk şiire bulaştığım Divriği, ortaokul çocuğunun cebinde sakladığı sevgili mendili gibidir bende. Sokaklarında sadece erkeklerin dolaştığı koskocaman bir köy olarak algılardım bu ilçeyi. Bu duygum değişmedi nedense. İnsanın çocuklukta beslediği tüm ayrıntılar ölünceye kadar değişmez gibi geliyor bana. Divriği sokaklarında kadınların dolaşmadığına inanırım hep.  Kadınların sokaklara çıkarılmadığı bir hastalık varmış da, bu hastalık insanları kayıtsızlık politikasına itecekmiş de… Böylesi şeyler duyumsatıyor bende Divriği.

Sonra yine aklımın harmanını nara dönüştüren o yangın… Bir genç kız saçlarından yanarken… Otel merdivenlerinde ölüme komşu şairlerin yürek burkan duruşları, türkü bağrından kopan aşkların, âşıkların suskun bağırışları… Deli olacağım yine… Çıldırtan iç çekişlerim tansiyonumu fırlatıyor yine. Klavye tuşlarına eğilen parmak uçlarımdaki uyuşukluğu rakı kadehine batırıyorum… Ve… Önyargı ahmaklığına düşmüyorum bunları derken.

     Öğretmen çocuklarının tarihleri hep bellidir. Yeni aşklara, savaşlara hazırdır bu çocuklar. Babamın öğretmen oluşu nedeniyle düştüğüm Sivas yollarında, mutluluğu, aşkları ve savaşları hep yaşadım. 12 Eylül 1980’den birkaç gün önce, babamın kitaplarını arabalara dolduranları, o kitapları yakanları affetmedim. Sivas sokaklarındaki o günkü tuhaf sessizliğin ağrısı kulağımdan gitmedi. Kitaptan korkanları, insanları diri diri yakanlar sandım. Bir kitap insan öldürmezdi, kitaplar çocukturlar; onlar evet insanlara asla zarar vermezler. Kitap dölüyle aydınlık saçmayan güneşin gözü kördür, değil mi?

     Sivas mı dediniz? Çocukluğumun maskesi, çaresizliği erken yaşayışımın keşfi, sınırlarını koyamadığım ve sınırlarını ihlal edemediğim çocuk gözlerimdeki ilgi… Sivas…   

Aslolan şiirdir diyerek sözlerimi bağlıyorum: “Şiir, bağlanmayla bağlarını koparma arasındaki geliş gidişte, benin görünmez olduğu yerde, kurulu dengelere ve ideolojilere başkaldırıdır; bir dinin, felsefenin, ideolojinin tam tersi olan tasarımdır. İnsanları siyasi polise asla dönüştürmez. Kendi gücüne hizmet etmek için çalışan iktidarların ve aygıtların etkisine karşı direniştir. Şeylerin tanrısal düzenine bağlanan zincirlerini, totaliter despotluğun demir kafesini, ruhun çileciliğini, fetih ruhunu tersinir, bunlara karşı mücadele eder şiir…”