evliya çelebi seyahatnamesi’nden

evliya çelebi

 Havasının letafetinden halkı vücuduna düşkün olur. Ayanı güzel elbiseler giyerler. Orta hallileri Londra çukası ve elvan boğası giyerler. Lisanları Kürtçe ve Türkçedir. Erkekleri tez ihtiyarlar. Kızları gayet tendürüst ve güzel olur. Suyu pek latif olup güya buz parçasıdır. Havası ziyade şiddetli olduğundan bağ ve bahçesi yoktur. Dağları ağaçsız ve çıplaktır. Şehir dördüncü iklimde ve on yedinci örfi iklimde bulunmuştur. Ürünlerinden buğday ve arpa, nohut, mercimeği gayet çok olur, bir kilesi kırk kile mahsul verir. Bir okka ekmeği altı okka gelir, bir at yemi birer akçedir. Bostanları gayet çoktur. Sanayinden pamuklu bezi gayet beyaz ve ince olur. Bir çift ayakkabı ve mest on beş akçedir. İçi al kaplı ağa çizmeleri otuz akçayadır. Güzel yorgan bezleri basma, işli perdeler birer rub’adır. Yiyecek ve içeceğinden has ve beyaz gerde ekmeği, kete çöreği tavuk böreği ve tuz çorbası bir yerde yoktur. Narı Maraş’tan, pekmezi Ayıntap’tan, üzüm ve şırası Amasya’dan gelir.

Müftüsü gayet dindar, olgun bir zat olan Şeyh Arpacızade Hazret Bekir Efendi’dir. Eşraftan Abaza Deli Dilaver Ağa, Koca Ali Ağa, Selam Çelebi, Elhac Kerim Çavuşzadeler, Nazif Ağa, Ömer Beyzadeler, Müftü Ahmed Efendi ve Sivas Şeyhi meşhurlarıdır.

Beher sene padişaha bu şehirden bin yüz kese hâsıl olur, iki yüz kese dahi vezirine hâsıl olur. Cenab-ı Hak, mallarına Halil bereketi ihsan etmiştir. Bütün müverrihler Sivas şehrine “şehirlerin anası” demişlerdir. Doğrusu öyledir. Arabistan, Anadolu ve Yunanistan’da kıtlık olsa bu şehrin tahılı her tarafı ihya eder. Makedonya’yı dahi zahiresi, icabında bolluk eder.

Bütün halkı sevinçli ve binaları güzel ve mamur, ekinleri çok, hayırları ve bereketleri fazla, halkının nimetleri hesapsız ve her tarafta pınar ve nehirleri akan bir mamur şehirdir. Ahalisi gayet garip dostu olduklarından her gece hanlarda bulunan garipleri evlerine davet edip ikram ederler. Her cihet medhe değer, gönül açan bir şehirdir.     

 

sivas’taki garip şeylerden bazıları

Silahdar Kara Murtaza Paşa, Sivas valisi iken Turhal nahiyesinden bir köy ahalisi kâmilen paşa huzuruna gelip divana bir kutu içinde beyaz bir fil yavrusu getirmişlerdi. Paşaya: “Sultanım, bu filceğizi bizim köyümüzde daha açılmamış bir kız doğurdu. Şimdi hâkimimiz kızı, babasını, annesini ve akrabalarını hapsettirdi. Bu filceğiz dahi hayatta idi. Subaşı, onu ebeye boğdurdu. Sultanımızdan rica olunur, garazsız ağa kulunuzu gönderip kızı ve annesini hapisten çıkarttırarak huzurunuzda hakkı yerini getiresiniz.” diye rica ettiler. Bütün divan ehli bu fil çocuğu görüp hayretle kaldılar.

Hemen Murtaza hakire etti: “Evliya Çelebi, bu hizmeti sana verdim. Hepsini divana getirtelim görelim ki kız oğlan kız ola ve beniâdemden ola, fil doğura! Bu ne ilahi sırdır? Tiz var, bunu edenlerin hakkından gelip divana getir.”

Hakir, bu olmayacak teklifi işittikte dedim ki: “Bu kabahati edenin hakkından gel, diye buyurdunuz. Bunu yapan, yaptığından sual olunmayan Rabbülalemin’dir. Yaratma hikmetini göstermek için böyle yapmıştır. Ben kimin hakkından geleyim? Sultanım, bu sırrı yaymayınız. Bütün dünyada, Osmanlı vilayetlerinde avretler fil doğurur imiş, diye destan olur. Hemen bu davada göz yummak gerektir.”

Nice musahipler: “Sultanım, bu işe şiddetli ve gözü yılmaz bir adam gerektir ki Allah’tan korkmaya. Ve ‘Fili niçin katlettirdiniz?’ diye bütün köy halkını yakalayıp divana getire. Eğer fili katletmemiş olalar idi henüz tahta cülus eden Sultan Mehmed’e hediye gönderir idiniz.” dediler. Ve kutu içindeki fil ölüsünün kulak ve dudaklarını, hortum ve gözlerini, kuyruk, dört ayaklarını methedip hayrette kalarak: “Hey sultanım, şu masum fili boğandan on bin kuruş, doğuran anasından kırk- elli bin kuruş alınız.” diye ısrar ettiler.

Köy halkını, kızı, akrabalarını getirmek için çadır mehterbaşısı memur oldu. Üç günde divan-ı hümayuna yetmiş nefer kimse bağlanıp getirildi. Önce, doğuran kızı söylettiler.

Kız: “Sultanım, üç sene evvel Hind padişahından Sultan İbrahim Han’a hediye olarak iki fil giderken götürenler bizim Turhal sahrasında durmuşlardı. Bütün köyler ve kasabalar ahalisi seyir ve temaşasına gittiler. Biz dahi beş- on kişi bir yere gelip arabalara binerek seyrine vardık. ‘İşte, yakın geldik, ininiz arabalardan.’ diye giderken yanımdaki hatunlar, ‘Allah! Bu ne ulu hayvandır!’ diye söylemişlerdi. Ben de ‘Ana, hani fil?’ diye ileri vardım. Beş direk üstünde bir kara dam gördüm, bir direği kımıldanırdı. ‘Ana, hani filcik?’ diye yine ilerledim. Orada oturanlar, ‘Bre bre, ileri varma!’ dediler. Bir de gördüm ki o kara büyük dam yürüdü. Bir şey beni kapıp havaya kaldırdı. Bir karanlık ısı yerde kaldım. ‘Medet hay!’ diye feryad edip dört yanıma çıplaklandım. Elim ayağım ısıcak ete yapışıyordu. Bir saatten sonra onu gördüm ki bir şey beni alıp dışarı aydınlığa bıraktı. Aklım başımdan giderek üç saat cansız yattım. Beni alıp eve götürmüşler. Onu biliyorum ki günden güne karnım şişip üç yıldan sonra bu fili doğurdum. Bir ay yaşayıp sonra ebe kadın, subaşı kandırması ile fil oğlumu katletti.”

Kız, “Hakkımı hak eyle!” diye feryad etti. Turhal, İnepazarı, Karaova ahalisi de böyle şahidlik ettiler. Murtaza Paşa yetmiş adet kimseyi zincire vurup hapsederek yirmi günde yirmi bin kuruş alıp fil yavrusunu dahi tuzlayarak İstanbul’a gönderirim, diye hıfzetti. Bu hali böylece gördük.