şehir: çıkışı olmayan adres
erhan paşazade
Şehirlerin hem kendine çeken hem de başka taraflara iten manyetik alanları vardır. Bu manyetik alanın dışında kalmadan yaşamak hayli çetindir.
Gözünüzün alabildiğince uzanan masmavi bir denizi, dağı taşı örtüveren zümrüt misali ormanları, hepsinden ziyade gönül birlikteliği kurulacak insanları yoksa bu vaziyet tam bir meşakkate dönüşür.
İnsanoğlunun tercüme-i hal gerektirecek kadar uzun yaşadığı (yaşamak istediği ) bir şehrin varlığı ve hele de burada gönül süruru ile ikamet ediyor olması dünya nimetlerinin itibarlılarındandır.
Bir hikâyeden aklımızda kalan unsur, olaylar örgüsünden çok mekânlardır. Zaman, genellikle akışın içerisinde fark edilemeyen bir büyülü âlem; kişiler de geçmiş zaman sigasının öznesi ve halin nesnesi durumundaki fanilerdir. Hayat dediğimiz yolculuktan bahsederken kuracağımız cümlelerde, tadı gönlümüzde kalmış dostluklar, bir de ‘yediğin içtiğin senin olsun, gördüğün güzel(lik)lerden bahset’ kabilinden bir cümleyle muhatap olduğumuz kahramanları dile getiririz. Bunları ete kemiğe büründüren ise mekândır, yerdir, ortamdır, şehirdir. Hassaten şehirdir; çünkü şehirlerin sokakları da sonsuzluğa açılan kapılar gibidir, tıpkı masallar gibi. Baktığınız yerler hemen değil sonra sonra görünür gözünüze. Alanlar, binalar, eserler birbirine eklenmeye; anılar, yad edildikçe birikmeye; teferruatlar çoğalmaya başlar.
“Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık?”redifli bir hüzzam şarkıdaki gibi geçmişin kimi zaman yürek burkan, kimi zaman gönül telini titreten beyaz perdesine bakınca olaylar akıp geçecek, şahıslar yoklamasında ‘yok’lar sık sık tekrar edilecek, zaman yine filmin sonunda fark edilerek ‘sen de mi buradaydın?’ kabilinden bir cümleyle alelade bir misafir hükmüyle geçiştirilecek, “yâd etme” dediğimiz o fiilin asıl anlamı yine mekân dediğimiz o esrarlı şeyde toplanacaktır.
***
Şimdi filmi başa sardıralım.
Çocuğum. Dünyam, gördüğüm yerler kadar… Çayırağzı’nın bir serhaddi olan Yahya Bey Mahallesi’ndeyim. Bir ucu Gökmedrese’ye uzanan bu eski Sivas mahallesinden çocuk hafızama nakşettiğim şeyler çok sınırlı da olsa gönüller dolusu güzellikleri hiç unutamıyorum. Silueti belli belirsiz duran bu mekândan hafızamda kalan, geniş avlusu olan iki katlı eski bir ev, arabaların çoğunun geçmesine imkân vermeyen dar sokaklar, birbiriyle ağız ağza girmiş evler, Cumhuriyet Ekmek Fırını… Bir de komşularımız Döndü Teyze ve iyi bir kahve müdavimi olan kocası İsmet Amca, saçını usturaya vurduran kızları Zerrin; İğneci Cemile Teyze, ev sahibimiz Hacı Emmi, Zelihagil, Bakkal Mahmut… Ve üst komşumuz Ali Amcamlar…
“Deminden beri dilimin ucundasın
Deminden beri senin tadın senin tuzun
Senin şiirin senin yüzün
Yaralı bir ceylan misali
Başımın üstünde dolanır durur
Gelir sessizce konar bu yazının bir yerine
Neresine mi?
Arayan bulur, erbabı bilir.”
Akraba kelimesinin ‘yakın’ anlamını kan bağımız olanlarla sınırlandırmamayı bana daha o yaşta öğreten bu âlicenap insanı amcamız, hanımını halamız bilip ömrümüzün sonuna kadar hep hayırlarla anmayı bir zevk addediyorum. Zaman zaman sıla-yı rahim kabilinden ziyaretlerimizde hayatlarımızın kesiştiği mekanların nüvesi Sivas’ı yad ederek hüzünleniyoruz.
Sonra Yahya Bey’den hicret… Çocukluğumun kahir ekseriyetini, ilk gençlik yıllarımın tamamını geçireceğim Yenidoğan Mahallesi maceramız… Her biri farklı yerlerden gelen, hemen hemen aynı yaş ortalamasının hâkim olduğu, ekonomik yapının ve çocuk sayılarının bile benzerlik gösterdiği, tesadüflerin nadiren fırsat verdiği bir birliktelik… Buraya ait hatıralarımı hatıra getiriyorum. Yine hepsi de ‘Solgun bir gül oluyor dokununca.’
Bir tanesi…
Vakit akşamdır. Annem, evin horantasına pişirdiği yemeği ocaktan henüz indirmiştir. Günaşırı birimizin başına konan talih kuşu sırasını yine şaşırmamıştır. Annem: “Oğlum, bu yemeği komşulara ver de gel. ” cümlesiyle, yaptığı yemeklerden birer tası siniyle elimize tutuşturarak yumuşunu buyurmuştur. Hemen her gün aynı nakarattan bıkan çocuk aklımızla : “Onlar yemek pişirmiyor mu sanki ?”diye durumdan müşteki olunca : “Komşu hakkı yavrum, sevaptır, hadi!”diyerek klasik cevabını yinelemiştir. Çoğu zaman farklı evlerde belki de aynı diyalogların yaşandığı bir demden sonra zilimiz çalar ve komşulardan birinin çocuğunu karşımızda buluruz. Elinde o gün kaynayan tencereden bir tas dolusu: Allah ne verdiyse.
Başka biri…
Takvimlerin baharı takdim ettiği günlerdeyiz; ama kışın varlığı da gün gibi aşikâr… Cemre denilen bir şeyden bahseden büyüklerimizi tam anlayamıyoruz. Olsun, ‘bahar gelmiş, çiğdemler çıkmıştır, nevruzlar boy göstermiştir ’ diyerek mahallenin tüm çocukları bir araya gelip kar için kaplarımızı, çiğdem için değneklerimizi, bıçaklarımızı alarak yollara düşüyoruz. Çoğu yerde dizlerimizi aşan karları tepeleyerek, bazen batıp bazen çıkarak; ama hep tadını çıkararak maksudumuza erişiyoruz. Eve döndüğümüzde kar dolan ayakkabılarımızın ayaklarımızı bembeyaz ve buruşuk bir hale getirdiğini fark etme fırsatını buluyoruz. Tüm mahallenin bize sanki birer kahraman edasıyla baktığını düşünüyor ve mutlu oluyoruz.
Ne derdi sahi büyükler: “Çocuk olasın!”
Diğeri…
On bir ayın sultanı gelmiş de çocuklar durur mu? Çoğumuz temmuz, ağustos aylarındaki oruç ibadetini üçer beşer tane tam, bir o kadar da tekne orucuyla savuşturuyoruz. Büyüklerin bir kısmı orucumuzu satın almak istese de pek yüz vermiyoruz. Susuzluğun çekilmez olduğu vakit pazarlık etmek isteyen biri olursa onu kaçırmamaya gayret ediyoruz. İlk orucumu tuttuğum günün akşamı, komşumuzun kızı Havva Abla’nın nişan merasiminden sonra bana orucumdan dolayı beş lira hediye veren müstakbel (sonra mukayyed oldu) kaynanasının iltifatlarını ve yanağımdan aldığı makası hiç unutamıyorum.
Ramazanda iftarı alelacele yaparak sokağa çıkıp teravih namazında bize tahsis edilen yerlerde namazımızı huşu(!) ile kıldıktan sonra binaların ortasındaki elektrik direklerinin aydınlığında ve çoğu zaman mahallenin büyüklerinin de iştirakiyle cıncık, gödelek, gazoz, yakan top oynayarak sahuru bulduğumuz geceleri nasıl unuturum?
Enteresan olanı…
Mahallemizin iki tane delisi vardı: Apo ve Murat.
Apo, aynı zamanda bir sara hastası olan nazlım; fakat nöbetleri tuttuğu vakit ne yapacağı pek kestirilemeyen o zamanlar yirmi-yirmi beş yaşlarında bir yiğitti. Yiğitti; çünkü bir kamyon yolculuğu sırasında kamyondan düşerek bu hastalığa düçar olduğunu ve akıldan azade kaldığını anası anlatınca kadınların çoğunun hüngür hüngür ağladığını bugün gibi hatırlıyorum. Geç vakitte uyandığımız bir yaz tatilinin sabahında onun ölüm haberiyle sarsıldığımızı hatırlıyorum. Kadınların sırasıyla Apo’ya yemek verdiğini, eve alınan meyvelerden ikram ettiğini ve biz çocukların onunla dalga geçmemize asla müsaade etmediklerini düşünüyorum da mahalledeki o incelik ve zerafetin farkına ancak varabiliyorum.
Mahallemizin diğer delisi Murat’a bozuk para veya şeker-çikolata cinsinden- damak zevkine düşkün kahramanımızın asla reddedemeyeceği -şeyler ikram ederek birbirlerine sövdüren büyüklerimizin tuhaf halini fehmetmeye çalışıyorum. Kulaklarımda hala o telkinlerin sadası: Şu yüz bini sana verecem İhsan Abi’ne bir söv bakayım, al la Murat şu şekeri de şu herifi bir güzel boya bakayım… vs.
Kandil geceleri kandil oluruz…
Kandiller asla boş geçirilmeyen ve yolu dört gözle beklenen misafirler gibiydi. Kandil akşamlarında tüm konu komşuya dağıtılmak üzere yapılan helvalar, kandil gilikleri(simit de denilebilir)ve aşureleri dağıtmak, sair zamanlarda erinen üşenen biz çocukların gözde gönüllülük vazifesi olurdu. Bu nevaleyi dağıtırken aldığımız hazla adeta kandil olur kendimizden geçerdik.
Anılar denizinin derin sularına daldıkça, yaşadığımız şehrin seciyemizin oluşması ve kemale erişmesinde ne kadar müessir olduğunu fark ediyoruz. Bu karakter simyasının içerisinde her ne kadar aile, çevre, dini terbiye, gelenekler terkib unsuru olsa da bunların özünü bünyesinde barındırarak buna şekil veren şehirdir.
Dünyada insani ölçekte kalan şehirlerden birindeyim. Selçuklunun Sultan Şehir’i, Osmanlı’nın sağlam Sancak’ındayım. Tarihin tüm izlerini bedeninde taşıyıp, hafızasına kaydeden bu kıdemli belde vakarını, Müslüman haysiyet ve hassasiyetini, mertliğini nasiplilerine sunmuş bir güzel belde.
Zamanı kurcalarken, komşusuna sofrasından tattıran bir ilişkinin, delisine bile ikramda bulunan bir titizliğin, çocukların hepsini sevindirilesi varlıklar olarak gören bir nezaketin her şehirde olmadığını ve bu sofraya ancak nasiplisinin oturabileceğini fark ettim ve mesrur oldum.
Sonra o âlemin de sonsuz olmadığını anlayıp içinden çıkmak istedim. Anladım ki sadece zaman değil şehir de sonsuzdu. Onun da içinden çıkış yok. Nilüfer Abla’nın dediği gibi:
“Zaman gibi şehirleri de terk edebiliriz; ama içinden çıkamayız .”