sivas’ın hafızamdaki coğrafyası
beşir ayvazoğlu
Kaç gündür, Nezih Başgelen’in hazırladığı Bir Zamanlar Sivas adlı kitapçıktaki eski fotoğraflara bakıyorum.[1] Bunlardan biri, Sivas’ın merkezini ve Camiikebir Mahallesi’ni bütün ayrıntılarıyla gösteren, Kale’den çekilmiş panoramik bir fotoğraf. Doğrusu, 1930’ların Sivas’ı, çocukluğumu ve ilk gençliğimi yaşadığım 1960’ların ve 70’lerin Sivas’ından pek de farklı görünmüyor. Bu ahşap ve kerpiç karışımı dokuyu çok iyi biliyorum; evlerin çoğu tanıdık geliyor. İşte bir zamanlar arkadaşlarımla yıkık duvarlarında, loş odalarında saklambaç ve ‘kömen’ oynadığım Şifaiye Medresesi, onun hemen karşısında Çifteminare… Buruciye Medresesi, Şifaiye’nin arkasında kalmış, fakat onun tam karşısına düşen ve Sivas’taki birkaç Osmanlı yadigârından biri olan Kale Camii mütevazı, fakat asil duruşuyla hemen dikkati çekiyor. Fotoğraftaki manzaranın hâfızamda yaşayan resimden belki de tek farkı, anlaşılmaz bir şuursuzlukla bu camiye bitişik olarak yapılan Tan Sineması’nın olmaması. 1960’larda Selçuk Ortaokulu’nu ağırlayan Halkevi binası da görünüyor. Vilâyet binasının aşağı yukarı karşısına düşen bu güzel, kârgir binanın yıkılmasına hiçbir zaman anlam verememişimdir. Bugün müze olarak hizmet veren Sivas Sultanisi’yle Jandarma Kışlası’nın da net bir biçimde göründüğünü söylersem, nasıl bir fotoğraftan söz ettiğimi daha iyi anlatmış olurum.
1960 yılında Zara’dan Sivas’a taşındığımızda yedi yaşındaydım; ilk oturduğumuz ev, Çayırağzı’na yakın bir yerde, kerpiçten yapılmış küçük bir evdi. Bu evden 4 Eylül İlkokulu civarında daha büyük bir eve, oradan da Ulucami yakınlarında, Gökmedrese’ye giden dar yoldaki büyük, ahşap bir konağın ikinci katına taşınmıştık. Sığırcıların Konağı dedikleri bu konağın avlusunda, dallarına salıncak kurduğumuz yaşlı bir elma ağacı vardı ki, hiç unutmam. Unutamadığım bir başka güzellik de, aynı sokağın başındaki evin avlu duvarından dışarı taşan iğde ağacı ve mevsimi gelince çevreyi saran baygın kokusudur.
Sığırcıların Konağı’ndan hatırlayabildiklerimi Hayat Ağacı dergisinde yayımlanan “Sivas Geceleri” başlıklı yazımda anlatmıştım. Bu konağın zihnimde lezzetli imajlar bırakan camekânlı bölmesinin pencerelerinden, gece gündüz, Gökmedrese’ye giden sokağı seyretmeye ve faytonların âhenkli nal ve tekerlek seslerini dinlemeye bayılırdım. Bir de Ramazan aylarında Ulucami’nin minarelerinde kandillerin yanıp topların atılmasını beklemeyi… İlkokul öğretmenim Sıtkı Bey’in evi de biraz ilerideydi; pencereden kendimi ona göstermek için nasıl çırpındığımı hatırladıkça gülerim.
Aynı kitapçıkta, Gökmedrese’yi ve civarını gösteren, yine Kale’den çekilmiş fotoğrafa bakarken kendimi görür gibi oldum. Sırtımda rahmetli annemin eteklerini inadına uzun yaptığı için nefret ettiğim bozarmış siyah okul önlüğü, elimde babamın yaptığı boyasız ve cilasız kocaman tahta çanta, köşeyi dönmüşüm, Gökmedrese’nin önünden geçerek Serçeli Cami’nin hemen arkasındaki Dumlupınar İlkokuluna gidiyorum. Birazdan duvarlarında göç yolları haritalarının asılı olduğu sınıfımda yerimi alacağım ve Sıtkı Bey belki de Spartalıları anlatacak (Dördüncü sınıf tarih kitabındaki Spartalı savaşçı resmi hâlâ gözlerimin önündedir). Bu arada seyyar bir satıcıdan harçlığımla mor bir havuç almış ve ağzımı, burnumu mosmor boyamış olabilirim.
İsmini hatırladığım ilk mahalle, Sığırcıların Konağı’ndan sonra taşındığımız evin bulunduğu Uluanak Mahallesi’ydi. Bu ismin ‘Camiikebir’ kelimesinin öztürkçesi olduğunu yıllar sonra fark etmişimdir. Cami karşılığı olarak uydurulduğu anlaşılan anak kelimesine bugüne kadar başka bir yerde rastlamadım. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde bile yok. Her neyse, taşındığımız ev, her tarafı dökülen, farelerin cirit attığı toz yuvası, salaş bir ev olduğu için kısa bir süre sonra, o evden sola dönen sokakta, biraz ileride, iki katlı, toprak bacalı bir eve geçtik. Adı, Baha Bey’in Konağı. Nasıl bir konaksa! Kışları kızak kaydığımız hafif meyilli sokak, bizi alır, Şifaiye Medresesi’ne ve Çifteminare’ye götürürdü. İlkokul ders kitaplarında Hititleri, Yunanlıları, Spartalıları, Romalıları, Likya’yı, Frigya’yı vb. okurduk, fakat bir Allah’ın kulunun her gün önünden geçtiğimiz Gökmedrese’den; odalarında, duvarlarında koşturup durduğumuz, belki de farkında olmadan zarar verdiğimiz Darüşşifa’dan, Çifteminare’den söz ettiğini hatırlamıyorum. Hiç kimse çıkıp “Aman çocuklar, ne yapıyorsunuz? Bu eserler, atalarımızın bu topraklara bastıkları mühürlerdir, bırakın tahrip etmeyi, gözünüz gibi korumalısınız!” demezdi. Öyle bir şuursuzluk ki, akıllara ziyan. Eski fotoğraflardan birinde, inanır mısınız, Darüşşifa’nın içinde bir salaş ev görülüyor.
Sadece tackapısı ve minareleri ayakta duran Çifteminareli Medrese’nin arsasında da bir zamanlar ahşap bir mektep vardı, İsmet Paşa Mektebi... Ama bu, hatırladığım kadarıyla güzel bir bina idi; cephesindeki çıkmayı taşıyan oyma başlıklı dört ahşap sütunu çok iyi hatırlıyorum. Nezih Başgelen’in kitapçığındaki fotoğraflardan biri, tackapının boşluğundan tam da bu cepheyi gösteriyor. Yanılmıyorsam, arkada da bir kapısı vardı, buradan bir çocuk kütüphanesine girilirdi. Ben, kitabı bu kütüphanede keşfettim. Sık sık gider, masal kitaplarını yutarcasına okurdum. Orada yaşadığım zevkli okuma saatlerinin lezzetini hâlâ dimağımda hissederim. Okuduğum kitaplara sahip olmak için o kadar şiddetli bir arzu duyuyordum ki, bir gün, sayfalarında renkli resimler bulunan birkaç kitabı gömleğimin içine saklayıp eve götürdüm. Babamdan zılgıt yiyince aynı şekilde kimseye hissettirmeden yerlerine koyduğum bu kitapların adlarını ne yazık ki hatırlamıyorum.
Galiba 1960’ların sonlarında o güzelim okul binası yıkılmış ve Prof. Dr. Haluk Karamağralı’nın yaptığı kazılar sonunda medresenin temel kalıntıları ortaya çıkarılmıştı.
Çifteminare’nin arkasındaki çocuk kütüphanesinde edindiğim kitap okuma zevki benim hayatımı şekillendirmiştir. Ama bu zevk, Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Müsteşarlığı 1969 yılında 1000 Temel Eser dizisine başlamasaydı devam eder miydi, emin değilim. Doğrusu ben, isimlerini zikrettiğim Selçuklu ve Osmanlı eserlerinin değerlerini, bu diziden çıkan Beş Şehir’i, Aziz İstanbul’u ve Kendi Gök Kubbemiz’i okuduktan sonra anlamaya başladım. Milli Eğitim Yayınevi’nde satılan bu kitapları mini minnacık harçlıklarımı biriktirerek edinirdim. Bacak kadar çocuktum ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Yahya Kemal’i taklit ederek Sivas’ı yazmaya heveslenmiş, uğraşa didine Gökmedrese, Çifteminare ve Ulucami hakkında birer deneme yazmıştım. Ulucami hakkındaki denemem, şimdi genel yayın yönetmenliğini yürüttüğüm Türk Edebiyatı dergisinin 1970’lerdeki sayılarından birinde yayımlandı. Diğerlerini ne yazık ki kaybettim. Çifteminare’yi anlattığım yazıda, Darüşşifa’nın yapılışını ve inşaat sırasında I. İzzeddin Keykavus’un teftiş için inşaat alanına gelişini hayal ediyor, sonra yaşadığım zamana dönerek duygularımı anlatıyordum. Daha o zamanlar, azıcık bilgimle ve sezgilerimle Selçuklu eserlerinin yoğunlaştığı bölgenin farklı bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini düşünür, nice siyah-beyaz Yeşilçam filmi ve “renkli Türkçe sinemaskop” İtalyan tarih filmleri seyrettiğim Tan Sineması’nın varlığından rahatsız olurdum.
Uluanak Mahallesi’ndeki ev, en uzun oturduğumuz kira eviydi. Oradan Yahyabey Mahallesi’nde satın aldığımız eve taşındık. Aslında oturduğumuz bütün evler birbirine ve merkeze çok yakın olduğu için, çocukluğum hep Selçuklu âbidelerinin çevresinde geçti. Babamın tepeden tırnağa elden geçirip oturulacak hale getirdiği yeni evimiz de ahşaptı; üç odası, bir sofası bulunan tek katlı mütevazı bir evdi ve eski ustalar elinden çıkmış olmakla beraber hiçbir mimari hususiyeti yoktu. Miras yoluyla parçalanan arsası, birer köşesinden birleşen iki dikdörtgen parçadan oluşuyordu. Birinci arsada iki katlı, gecekondumsu minik bir ev daha vardı; onu kiraya verirdik. Komşunun ahırıyla bu evin köşeleri arasında, çıtalardan yapılmış, annemin alaçuk dediği basit kapı vardı; buradan ikinci avluya ve oturduğumuz eve geçilirdi. Üzerini yarı yarıya örten asması, gülleri, soğan maydanoz tarhlarıyla huzur verici bir mekân olan avlumuz, annemin bahar ve yaz aylarında yaşama alanıydı. Yemeklerini burada pişirir, bulaşık ve çamaşırlarını burada yıkar, misafirlerini burada kabul ederdi. Köşede, kömür tozundan tezekler yaktığı sabit maltızı (kendisi mantis derdi) gözümün önünden hiç gitmez. Bu maltızda pişirdiği madımak ve peskütan çorbası -kıtlık zamanlarından kalma bir alışkanlıkla malzemeden ne kadar mümkünse o kadar kıstığı halde- öyle lezzetli olurdu ki, anlatamam. Bir de arka bahçemiz vardı; annem meyve ağaçlarımızın bulunduğu bu bahçede domates, salatalık, kabak, biber, sırık fasulyesi gibi sebzeler yetiştirirdi.
Harf devriminin yapıldığı 1928 yılında ilkokul üçüncü sınıfta olduğu için iki alfabeyi de öğrenen annem, ikisiyle de okur-yazardı; uzun kış gecelerinde bazan yalvar yakar Yusuf ü Züleyha, bazan da Battalnâme okuturduk. Yusuf peygamberin kardeşleri tarafından kuyuya atılışının ve babası Yakub’un ağlaya ağlaya gözlerini kaybedişinin anlatıldığı bölümlerde bizim gözlerimiz dolardı, onunsa iki gözü iki çeşme. Battalnâme okuduğu gecelerde heyecandan nefeslerimiz kesilirdi. Maceradan maceraya koşan Battal, kâfir Bizanslıları tepeledikçe gururlanır, yakın yoldaşlarından Abdülvehhab ve Ahmed Turan gazilerin adları geçtikçe, akrabalarımızdan söz ediliyormuş gibi sevinirdik. Hele, aslında bir keşişten başka bir şey olmayan ve Halife’nin sarayında casusluk eden Ukba Kadı’nın hikâyesi... Battal tarafından foyası meydana çıkarılana kadar, her okunuşta, dokuz doğurmuşuzdur.
Açıkçası, hayatı anlamaya başladığım yıllarda evimizde, yukarıda sözünü ettiğim yazma Yusuf ü Züleyha ve taşbaskısı Battalname’den başka, Ahmediye, Muhammediye, Karadavud gibi birkaç kitap vardı. Babamın heceleye heceleye okuduğu, kapağı yırtılmış ve dağılmasın diye ortasından kabaca dikilmiş Aşık Ruhsati Divanı ve Mevlid-i Şerif’i de bunlara ilâve edebiliriz. Ben özellikle Battalname’yi dinlerken heyecanlanırdım. Bu destansı eserdeki anlatım tekniği ilgi çekiciydi; adı bilinmeyen yazar veya yazarlar bundan bin sene önce âdeta sinema tekniğini uygulayarak hadiseyi, dümdüz anlatmak yerine “ez in canib öte yandan” şeklindeki kalıplaşmış geçiş cümlesiyle farklı farklı noktalardan alarak anlatmışlardır: “Ez in canib öte yandan Abdülvehhab...”
Abdülvehhab Gazi’nin bizim için önemi büyüktü; türbesi Yukarı Tekke’de olduğu için hemşehrimiz sayılırdı. Sadece onun mu? Battal’ın can yoldaşı Ahmed Turan Gazi’nin türbesi de Soğuk Çermik civarındaydı ve Sivas’taki Ahmet Turan’ların hepsi isimlerini ondan almışlardı. Kış gecelerinde annemden dinleyerek âdeta yaşadığım Battal Gazi menkıbelerinin en önemli kahramanlarından biri Abdülvehhab Gazi’yle, daha sonra yazarlığa heveslenmiş biri olarak da ilgilenmeye başlamıştım. Hatta rahmetli İbrahim Aslanoğlu’nun teşvikiyle bir de makale yazdım. Bu makale, Aslanoğlu’nun o tarihlerde Sivas’ta çıkardığı Sivas Folkloru dergisinin Kasım 1973 tarihli 10. sayısında “Abdülvehhab Gazi Hakkında” başlığıyla yayımlanmıştı.[2] Ancak yazı hayatım Sivas Folkloru’nda değil, rahmetli Abdülkadir Hergüner’in Hizmet gazetesinde başlamıştır. Galiba Aslanoğlu beni bu yazılarımdan keşfetmişti; Tanpınar’ın yazdığı türden edebî yazıları küçümsüyor, beni folklor araştırmacısı olmaya zorluyordu.
Abdülvehhab Gazi hakkındaki yazım, Sivas Folkloru’nda çıkan ilk ve son yazım olduğuna göre, Aslanoğlu beni folklor araştırmacısı olmaya ikna edememiş demektir. Ancak Sivas tarihi, dolayısıyla Selçuklular ilgimi çekiyordu. Nasılsa elime geçen Sivas Şehri kitabını satır satır okuduğumu hatırlıyorum. Yıllar sonra Sivas tarihiyle ilgilenen bir arkadaşıma hediye ettiğim, Rıdvan Nafiz ve İsmail Hakkı (Uzunçarşılı) Bey’ler tarafından birlikte yazılan –baskı tarihi galiba 1928’di- bu kitabı okurken eski yazıyı da adamakıllı sökmüş, bu arada Ziya Bey Kütüphanesi’ni keşfetmiştim. O zamanlar Muhammediye, Müzekkin’n-Nüfus, Envarü’l-Aşıkin gibi kitaplara meraklı birkaç ihtiyar dışında kimsenin pek uğramadığı bu soğuk yüzlü taş binanın ikinci katında, soldaki odada, özellikle kış günlerinde sobayı yakıp müdavimlerle koyu sohbetlere dalan kütüphane memuru -o tarihte altmış yaşlarında olan bu sevimli, iyi yürekli adamın ismini ne yazık ki unuttum- kitap sevdamın ciddiyetini fark ettiği için istediğim her kitabı çıkarır, hatta herkese açmadığı büyük salona girerek raflardaki kitapları keyfimce taramama izin verirdi.
Ne güzel günlerdi! Çifteminare’nin arkasındaki çocuk kütüphanesinde başlayan kitap sevgim, bu kütüphanede kara sevdaya dönüşmüştü. Özellikle, saçaklardan mızrak gibi buzların sarktığı çatır ayazlı kış aylarında, bu kütüphanede, sobada yanan odunların çıtırtısını dinleyerek kitap okumaktan derin bir haz duyardım.
Çeşitli sebeplerle uzun yıllar kapalı kalan, aşağı yukarı otuz yıldır içine girmediğim Ziya Bey Kütüphanesi’ni geçen yıl vali Hasan Canpolat Bey’le birlikte gezerken eski günleri ve eski Sivas’ı düşündüm. Tamam, işte Sivas Valiliği’nin himmetiyle, her türlü imkâna sahip, güvenlikli, okuyucularına fotokopi, fotoğraf tarama gibi hizmetler de veren konforlu bir kültür yuvası haline getirilmişti. Onun gibi, ayakta kalmayı başaran ahşap ve kârgir yapılar tek tek restore edilerek kurtarılıyor. Ne güzel!
Güzel olmasına güzel de, şehrin artık ruhu yok! 1980’lerden itibaren, Sivas’a her gidişimde, hatıralarımda yer tutmuş birçok evin ve sokağın yok olduğunu görmüşümdür. Yaşadığım evlerin, koşup oynadığım sokakların, dallarından meyve yediğim ağaçların, suyunu içtiğim çeşmelerin yerlerinde şimdi lenduha apartmanlar yükseliyor. Akrabalarım, dostlarım ve tarihî âbideler de olmasa, Sivas benim için herhangi bir yabancı şehir gibi; o kadar değişmiş ve değişmeye devam ediyor. Oturduğumuz evlerin hepsi yıkıldı. Yahyabey Mahallesi’nde, annem ve babam yaşadıkları sürece ayakta kalan evimizin yerine de kısa bir süre önce dev bir apartman bloğu oturuverdi. İnanın, nicedir kendimi sanal bir geçmişte yaşamış gibi hissediyorum; geçmişini kaybetmiş biri gibi hüzünle dolaşıyorum sokaklarda.
Sivas’ın hafızamdaki coğrafyası, artık kayıp bir coğrafya.
[1] Yirmi önemli fotoğrafın bulunduğu bu kitapçık, 2000 yılında İstanbul’da Kentbank tarafından yayımlanmıştır.
[2] Bu yazının künyesini Necati Demir ve Kutlu Özen tarafından yazılan Hz. Peygamberin Sancaktarı Abdülvehhab Gazi ve Gaza Arkadaşları (Sivas 1996) adlı kitabın bibliyografyasında görüp not ettim.