sivas ekseninde şehirlilik ve kimlik meselesine dair bir değerlendirme
berat demirci
Kimlik, “Sen kimsin?” sualine sözle verilen cevaplardan her hangi bir cevap değil, insanın hafıza, hayal ve tefekkür gücünün eylem katında görünümüdür. Ülkemizde bir kimlik problemi olduğu sıkça söylenir; ancak, ne olduğu üzerinde derinliğine düşünülmeden Türklük, Müslümanlık gibi azametli üst kültür, yahut köylülük, şehirlilik gibi alt kültür dinamikleri hakkında vecizeleştirilmiş sözlerle geçiştirilir. Gerçekte bizi başkalarına tanıtan şey, kendi hakkımızda söylediklerimiz değil, eserlerimiz ve davranışlarımızdır. Türkiye’de ikamet eden insanlar üç aşağı beş yukarı birbirinden farklı tonlarda da olsa kimliğini oluşturan unsurlar hakkında benzer şeyler söyler, bazen de övünerek söyler. Kimliğimizin başkaları tarafından değerlendirilmesine imkân veren davranışlarımıza gelince; ne birbirine benzer, ne de övünülen o azametli üst kültür unsurlarının hatlarını ve inceliklerini taşıyan davranışlar sergilenir. Bu ülkede kimlik problemi vardır; ama bu problem, “kim olduğumuz” sorusuna cevap verememekten çok, kimliğimizi oluşturan asli unsurların asaletine uygun davranışlar sergileyememekten kaynaklanmaktadır.
sivaslı olsun çamurdan olmasın
Çok yönlü ve derin tartışmalar gerektiren kimlik meselesine dair sihirli formüller verecek salahiyette değilim; ancak genel hatlarıyla kimliğin mahalli, milli ve evrensel olarak adlandırabileceğimiz üç hanesi olduğu söylenebilir. İnsan bir evin, bir sokağın, bir mahallenin ve nihayet bir şehrin mensubudur. Şehrin insanları; okul vesilesiyle yahut mahalleler arası maçlarla, bazen de mahalle kavgaları nedeniyle yakın mahallelerle kâmilen şehirle bütünleşir; giderek şehirlilik, bir ikamet adresi olmaktan çıkarak, mahalli kültür ve kimlik haline gelir. Çocukken, “Hangi mahallelisin?” sorusuna göğsümü gere gere “Alibaba!” cevabını vermekte, mahallemi sevmekte ve onunla öğünmekteydim. Kimliğimi oluşturan temel insani değerlerin pek çoğunu mahalleme borçluyum ve o değerleri daima taşımaya çalıştığımı söylemek isterim. O günlerin şehri daha yaşanılır idi; zaman o ritimle devam etseydi ya da elitlerimiz şehir mimarisinin kökten tahribiyle başlayan ve insana nefes aldırmadan arka arkaya gelen şok dalgalarını karşılayabilecek ve geleceğe yönelik isabetli tercihlerde bulunacak donanıma sahip olsalardı, bugün Sivas başta olmak üzere pekçok şehrimizin olduğundan daha medeni ve insan ilişkileri daha müspet olabilirdi diye düşünüyorum. Kentleşme ne yazık ki tekmil Türk mülkünün gövdesine bir azap gibi yapışmıştır. Başımıza gelen ne olursa olsun, bulunduğu halden daha medeni şehirler inşa etmek hepimizin vazifesidir. Taşıdığımız üstün değerlerin buna müsait bir zemin oluşturduğunu düşünüyorum.
Şehir kültürünün kazandırdığı değerler yani “mahallî kimliğimiz” bizi daha üst değerlere taşıyacak giriş kapısıdır. Gerçekte, bir şehre ait olmak, “Hangi insanların şehrine aidiz?” sorusuna cevap vermektir; çünkü şehre insanlar kimlik kazandırır. Geleneğimizde Öyle Buharîler vardır ki Buhara’ya, öyle Bağdadîler vardır ki Bağdada, Öyle Semerkandîler vardır ki Semerkant’a, öyle Bosnevîler vardır ki Bosna’ya ve öyle Sivasîler vardır ki Sivas’a bedeldir. Şehre kimlik kazandıran insanlar, tarihi aşarak bir şehri daima teşrif ederler; isimleriyle bir vatan, bir millî kültür haritası çizerler. Şehrinin kazandırdığı davranışlar ve değerler şehirlilik mektebinden hakkıyla mezun olan insana, başka şehirlerde, başka milletlerle karşılaştığında, özge bir şahsiyet olduğunun şahitleri olacaktır. Bir şehri hakk-el-yakin yaşayan insan, başkalarına söyleyecek sözü, dinleyecek kulağı, sevecek kalbi, medeniliğin gereğini yerine getirecek donanımı olan insandır. Şehir, bazen toprağın altındaki hatıralarımız, bazen üç beş dost, bazen de yalnızlık demektir. Hatıraların yerini üç beş dost, üç beş dostun yerini yalnızlaşmanın aldığı ve şehrin, mahallenin, evlerimizin birer ikamet adresine dönüştüğü bir süreci yaşamaktayız. Sadece kozmopolitliğin zirvesindeki kentlerde değil, bütün şehirlerimizde yalnızlığın “trafik plakası hemşehriliği” biçimine dönüşmesi, kütle mimarisi üzerine yerleşen bir kütle kültürünü sokaklarımızın baskın rengi haline getirmektedir.
Son dönemde mahalliliğe vurgu kazandıran ve “Sivaslılık” çevresinde oluşan ciddi bir faaliyet alanı belirmiştir. Bunun siyasi, sosyal, kültürel nedenleri elbette vardır; ama sebep ne olursa olsun “Sivas nedir?” sorusundan çok “Sivas kimdir?” sorusunun cevabını kurcaladığımda evimden dışarı adım atmak içimden gelmiyor. “Sivaslı olsun çamurdan olsun!” kaba hatlarının şehri kimlik noktasında vardıracağı hiçbir hedef yoktur; “î“ harfinin telaffuzundaki inceliği hakeden “Sivasî”lerin kimlik hanesini belirleyecek sayıda ve etkinlikte olmasını isterdim. Şark hasetliğinin emaresi olan ve çoğu birbiriyle tezat halindeki mahallî asabelerin, yahut hemşoluk söylemlerinin arkasına sığınma yerine, fert olarak sorumluluğunu taşıyacak evsaftaki insanların şehre renk vermelerini arzu ederdim.
şehirli olmak ve millî olmak
Kimlik hanesini dolduran ve mahalli olanı kuşatan ikinci hane milli olmaktır. Bir şehrin kültürünü taşıyan ve yaşayan insan milli kültürün hem parçası hem tamamlayıcısıdır. Mahalli olmadan milli olunamaz, olunduğunu söylemek mahalliliğin kıymetini bilmemekten kaynaklanır. Çünkü şehirlilik, milli kültürü bütün canlılığıyla taşımaktadır. Kendi şehrinin kültürünü özüyle, sözüyle, davranışıyla benimseyen insan, milli değerleri kimlik hanesinin içine taşımakta hiçbir güçlükle karşılaşmayacaktır. Sivas taşıdığıyla ve yaşadığı kültürel renklerle Anadolu’nun özü ve özetidir. Mesela Sivas’ın kullandığı dil, uzmanların da teyidiyle İstanbul Türkçesi’ne en yakın dildir. Kabalık numunesi birtakım tasarrufları Sivas ağzı imiş gibi sunmak ve kullanmak haksızlık ve hatadır.
Milli kültürümüz, sahip olmaktan bahtiyarlık duymamız gereken büyük bir hazinedir; ama o hazinenin karşılığını davranış düzeyinde tam olarak taşıdığımız ve yaşadığımız söylenemez. Mimar Sinan gibi bir mimara sahip olup, inşa ettiğimiz mapusane duvarı gibi soğuk yüzlü resmi binalar, okullar yüz kızartıcıdır. Sivas gibi ayakta kalan sivil mimari örnekleriyle, şehir gibi şehir olduklarını ibraz eden inceliklerle dolu bir geçmişe sahipken, müteahhitlerin tamamen duygusal(!) arzularına amade kentler dikmek de kolay becerilecek bir iş değildir, elbirliğiyle becermişiz. Bizler, tarihiyle beraber yürüyerek şehre hareket, şahsiyet katan bir ortasınıf yerine, yerlilik sosunu katık yapan “sonradan görme”lerin hakim olduğu şehirlerde yaşamaktayız. Zeka ve girişim gücüyle değil, rant ekonomisinin “şark açıkgözlüğü” ile kesiştiği “fırsat bu fırsat!” zihniyetiyle teşekkül eden bu zümrenin ciddi olarak kendi kendilerini terbiye etmesine ihtiyaç var.
Karamsar bir tablo çizmeye elverişli bir ortam ve nostaljinin prim yaptığı bir neşriyat furyası var, ona katkıda bulunmak istemiyorum; mahalli olunmadan ve milli değerlerle sağlıklı bir bütünleşme gerçekleştiremez. Sivas denilince çoğumuz haklı olarak maziye kaçmaktayız; çünkü orada bizim “aristokrat” değerlerimiz var ve bu değerleri kendisine mal edebilen bir “kentsoylu”lar zümresinden elan mahrumuz. “Tarih, aristokratların mezarıdır.” Ama, aristokrat değerlerin devamıdır. Yalnız Sivas ölçeğinde değil, tüm millet olarak böyle bir vasatı yakalayamadığımız için, adrenalini yüksek becerisi düşük bir manzaraya hâlâ mahkumuz. “Yiğido!” deyince adrenalini yükselen ama, “Sivasî” denildiğinde “hemşehrilik!” yayvanlığına sığınan şehirliliğin, kimliğimize bir artı değer yükleyebileceğini sanmıyorum.
millî ve evrensel olmak
İnsan olmamız gereği kimlik hanemizde kıdem olarak başta gelen, ama süreç olarak sonradan kazanılan değerlerle daima zenginleştirilen ve kemal sınırı çizilemeyen üçüncü hane evrenselliktir. Biz mahalli ve milli varlığımızla ve kimliğimizle beraber insanlık alemi denilen bir alemin üyesiyiz. İnsanoğlunu birbirinin azası gören ve “yetmiş iki millet”e kucak açan asaletiyle göğsümüzü gererek söyleyelim, buçuğuyla beraber yetmiş ikiyi beraber yaşatmak ve beraber yaşamak bizim kültürümüzün esasıdır. Türkiye mahalli kültürlerin zayıfladığı, milli kültürün fikir ve davranış düzeyinde iyi temsil edilmediğini düşündüğüm bir vasatın içerisindedir. Bu hal kimliğimizin mahalli ve milli hanelerini silikleştirmektedir. Kültür seremoni aracı ve müzelerin dolgu maddesi değil yaşanması gereken, varlığı yaşandığı kadar yekün tutar. Bütün kültürler aynı yaştadır ve asildir; bizim kültürümüz, diğer kültürleri anlayacak, hiçbir komplekse düşmeksizin iletişime girebilecek kudrettedir. İnsanlığa sunabilecek ve tüm insanlığın örnek alması gereken tarihi birikime sahip iken, insanımızı yoran iç dirliksizlik yüzünden ders alan konumunda olmak üzücüdür. Özelde Sivas, içerisinde taşıdığı bir çok rengiyle milli kültürün habitatıdır.
Dede Korkutun kozmoloji ve tabiat anlayışımıza örnek teşkil edecek derinlikteki: “Ağaç ağaç der isem sana arlanma, ağaç!” mısraının, Pir Sultan’ın “Ağaç dersem gönüllenme!” mısraı ile aynı kozmoloji tasavvurunun ve aynı kozmolojik dilin yansımaları olduğunu kavradığımızda “Biz” denilen şeyin kök değerlerini anlamamız ve millî kültür bütününü kavramamız mümkün hale gelecektir. Bağdatlı Fuzûlî’nin “Bende mecnundan efzun âşıklık istidadı var!” Mısra-ı bercestesiyle, Sivaslı Ruhsatî’nin “Daha senden gayrı âşık mı yoktur/Nedir bu telaşın vay deli gönül!” naralanmasının aynı şeyi hem mahallî, hem millî, hem evrensel bir aşk estetiği seviyesinden kavrama imkânı sonuna kadar açıktır.
Aşık Veysel’in insanlığı tarif eden “Aynı vardan varolmuşuz!” mısraı Hafız-ı Şirazî’nin “Benî âdem azayı yek digerest!”i ile aynı dünya görüşüne ve insaniyet anlayışına bağlanmıştır. Bu anlayış, insan denilen varlığı hümanizmin başına yerleştirilen ve evrenselliğe vurgu yapan Latinlerin (totus genum hümanıum=İnsan soyunun birliği) ibaresinden kerrat ile daha iyi kavramaktadır. Aynı vardan varolmak ile aynı soydan olmak iki ayrı anlayışa işaret eder. İnsanların aynı vardan varolması, birbirinin azası olması, “çok kültürlülük”e işaret ederken; soy birliğine yapılan vurgu, kültür emperyalizmini evrim hattında meşrulaştırma gerekçesidir. İnsanları, kendinin aynısı yapmak ile azası olarak telakki etmek birbirine zıt iki tavırdır. Aşık Veysel’in halk irfanını yansıtan doğaçlama sözleri, felsefî ve düşünce ürünü Latin ibaresinden daha anlamlıdır ve daha derin bir sosyolojik tahlile imkan verici niteliktedir.
İnsanlığa hem mahalli, hem milli varlığımızla bu yüzyılı aydınlatacak birikime sahibiz; ama sahip olmak ve bilmek değil “olmak” gerekir. Mahallî-millî-evrensel dairesini şahsiyetimizin içerisinde birbirine kavuşturmak da bilmekle değil “olmak”la ilgilidir.
sonuç
Mahallî olmak elbette önemlidir; ama şehirlerimizin kaliteye ve kaliteli insana ihtiyacı vardır. Dünya nüfusunun büyük bölümü magandalardan oluşmaktadır ve bizim ülkemiz de bundan azamî payını almıştır. Sivas üzerine bir güzelleme yazma hakkım daima bâkî, ama kendi kendimizi ağırlamaktan, manasız ve mesnetsiz hemşoluk gösterilerinden usandık. Hele hele halk dalkavukluğunun özel bir türünün şehir dalkavukluğu suretinde magandalarca temsil edildiği, bunun da ciddi özeleştirilere bile tahammülsüzlük olarak pekçok vilayetimizde kendini gösterdiği bir ortamda, içimden Meraküm rüzgârının gönül açan ferahlığını yazmak gelmiyor.
Şehirler içinde yaşayan insanların nefesiyle soluk alır verir; insan kalitemizi yükseltmekten başkaca yolumuz yok. Herkes kendi şehrini daha güzel ve medeni hale getirmenin yolunu aramalı, beğenmediğimizde gidebileceğimiz bir başka şehir de yoktur, bütün şehirler giderek birbirine benziyor çünkü.