sivas’ta bir kapı/da olmak

ayşegül genç

 

     Kış, bu şehrin nadir çıkardığı takma dişleri gibidir. Karın beyazlığı ve buzun keskinliği ile adeta kristal tepsilere dönen yollarda yürürken aynı anda gökyüzünde de bir çığın düşmek için kıvrandığını hissedersiniz. Soğuğun şiddetinin insanın muhayyilesini bile donduracak hale geldiği zamanlarda açılan bir kapıdan içeri girmek ve Sivas’a has bir sofraya oturmak; ebru teknesindeki öd’e boyayı damlatınca bir gül bahçesine ulaşmakla aynı hisleri bırakır insanın ruhunda.

     Sivas’taki eski evler ve eski konaklar; kar ile bütünleşmek için midir bilinmez, beyaz badanalı dış cephe duvarları ile karın yere inerken dokunup yabancılık çekmeyeceği beyaz merdivenler haline dönerler. Pencerelerin koyu bir renk ile sürmelenmesi ise karda boy veren kardelenler gibi bir hayat kıpırtısı sunmuştur beyaz konaklara. Dışarıdaki soğuk ile içerideki sıcaklık arasındaki fark, genel ile hususi arasındaki fark kadar nettir. Bu netliği algılamak içinse Sivas’ta bir kapı olmak yeterlidir.

     Sivas’ta bir evin dış kapısı olmak demek; hem olgunluğun, tefekkürün ve tevazunun cismanileşmiş bir vesikası olmak demek, hem de ikiyüzlü bir gelin olmaktan terakki edip iç dünyasına dış dünyayı bulaştırmamış bir eren haline dönmek demektir. Belki bu tüm şehirler için geçerlidir. Ama Sivas’ın manevi değerleri ve kültürü o kadar özeldir ki onu cümle âlemin fesadından korumak için araya çekilen set de buna mukabil önem kazanır.

     Sivas’ta eski bir konağın kapısını çalmak, eski tabirle “dakk-ı bab” etmek ve açılana kadar kapıyı seyretmek, kıvrak bir şarkıdan hemen önceki peşrevi dinlemeye benzer. Tüm algılarınız bu kapının ardındaki hayatı ve tarihi hissetmek için devreye girer ve bekler. Kapı açılınca isli bir lambadan dağılan ışığın yüzünüze dokunacağını düşünür, mutfaktan yayılan ekmek kokusunu tüm boyutların içinde kaybolacağı bir kara deliğe benzetir ve kapı açıldığı an bu kara delikte kaybolup yitmek istersiniz. Merdivenlerde o gümüş işlemeli takunyaların çıkardığı sesleri işitmek için kulağınızı kapıya biraz daha yaklaştırınca ahşap kapının o nemi ve toprağı hatırlatan kokusunu daha fazla hissedip bir muska gibi koynunuzda saklamak istersiniz.

     Kapıda duran o iki nesnenin işlevsel farkını kendi içinizde çözümleyebilir, bu nesnelere bugün neden ihtiyaç duymadığımız sorusuna “hodbinliğimizden” diye cevap bulabilirsiniz. Tokmak ve zelve... Tokmak sert ve tok bir ses çıkarır; yani gelen bir komşu ise ya da bir mevlide iştirak için gelinmişse, ya da rahatsız etmeyecek kadar kısa bir maruzat bildirilecekse hiç uygun değildir. Zelve daha tiz ve yumuşaktır; bir kara haber verilecekse ya da gelen kişi evdeki herkesi uyandırmak istiyorsa zelveye değil tokmağa dokunacaktır. Yine ev hanesinden olanların kendilerini belli etmek için dokunacakları ideal bir alettir zelve.

     Sivas’ta gözleri sürmeli bir ev; saçak, cumba, merdiven, pencere ama ille de kapı.

     Anahtar kilidin içinde dönünce ve paslı sürgü çekilip açılınca ve gıcırdayan menteşeler ilk “hoş geldin”i sununca; eşikten o ilk adımı atarken yaratanın “el fettah” adını hatırlayınca; tüm gürültüyü, keşmekeşi, yapaylığı kapının dışına bırakır, başka bir Sivas’ın hayaline dalarsınız. Avluda madımak kurularını çeşnili kokusundan tanır, küplerdeki dal turşularını damağınızda hissedersiniz. Bir tahta teknede hamur yoğuran ve bir yandan da üst katlarda koşuşturan çocuklarına tok ve heybetli bir sesle çıkışan Sivaslı bir ana hayal edersiniz. “Bir ana ve bir kapı” dersiniz, “ikisi de rahman ve rahim olanın tecellisi…”

     Sonra bu kapıdan gelip geçenleri düşünürsünüz ve kapı cevap verir sanki: “Kongre toplanacak, diye haber verilirken bu kapı da çalındı. Gelinler boyunlarını eğerek girerken delikanlılar harbe yine boyunlarını eğerek yolcu edildi. Kimi korku ile sığındı bu kapıya, kimi coşku ile hızlı hızlı çaldı. Ama kim çalarsa çalsın hiçbiri Azrail kadar ürkerek karşılanmadı. Azrail’in çaldığı kapıyı metanetle açman için; belki de Paşa Camii’nin kapısının seni hatırlaması, Abdulvahabi Gazi Hazretlerinin türbe kapısının dua eden ellerine şahadet etmesi gerekebilir”

     Ah kapılar en mesut anların şahidi ve geri dönülmeyecek seferlerin mihenk noktası…

     Bu yüzden değil midir ki bu şehrin ozanı “iki kapılı bir handa gidiyorum gündür gece” demiştir. Sivas’ta kendimi iki kapılı bir handaymış gibi hissettiğim en muazzam yer Çifte Minareli Medrese ile Şifahiye Medresesi arasındaki o on adımlık yerdir. Orada kapıların büyüklüğü bulunduğunuz alanı haşmeti ile küçültür ve ezer. Tıpkı doğumu ve ölümü düşündüğünüzde, yaşadığınız anların küçüldüğünü hissettiğiniz gibi…

Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece