yâr ve diyâr

âdem turan

 

sivas kadar yapayalnızım

     “Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyâr olmaz.” demiş eskiler. Bu sözün, yeryüzünde yaşayan hemen herkes için bir anlamı vardır elbet. Biz doğulular bu sözün birinci bölümünü daha fazla önemserken (çünkü “ cennet anaların ayağı altındadır”), batılılar ise, özellikle “Binbirgece Masalları”nı görüp okuduktan sonra, türlü meşakkatler sonucu doğuya yaptıkları yolculuklarla cenneti Bağdat’ta aramaya koyulmuşlardır.

     Zaten Oryantalizm denilen Doğu Bilimi sanırım bu çabalar sonucu doğmuş ve yerini almıştır tarih sahnesinde. Tabii ki bu arada, yani Oryantalizm kavramıyla, doğunun /doğulunun, batılılarca aşağılanması, ötekileştirilmesi de unutulmamalıdır.

Bir de cenneti ararken taş taş üstünde bırakmayıp, cehenneme çevirdikleri Bağdat!

     Neyse, biz bugüne gelelim; fırlatıp atalım batının oryantalist mantığını bir kenara. Binelim al atlarımıza ve açılalım Anadolu’nun içlerine doğru dörtnala. Yolumuza çaylar, nehirler, ırmaklar, çıksın; yüksek dağlar ve yalçın kayalıklar. Bir kuş misâli aşıp geçelim hepsini. Yorulunca da oturup bir pınarın başına, türküler çığıralım yanık yanık. Başımızın üstündeki kuşlar da eşlik etsin bize.

     Bu, günlerce sürsün böyle; her geçtiğimiz şehirde ayak izlerimiz kalsın, her kasabada dağlı yanık yüzlerimiz; taş atmak yerine, çiçeklerle uğurlasın çocuklar bizi. Ki, gül ve çiçek kokularıyla girelim yolumuzun üzerindeki şehirlere…

     Velhâsıl, gide gide, bozkırın ortasında bir başına kendi hâlinde yaşayan, o yapayalnız şehre düşsün yolumuz; Sivas’a. On yıl önce, her ay hiç olmazsa bir kez gittiğimiz Sivas’a.

Giderdik ve şehre girer girmez üstümüze nereden çöreklendiğini bilemediğimiz o tuhaf duyguyla (hüzün mü desem!) sabahtan akşama değin dolaşır dururduk sokak ve caddelerinde Sivas’ın. İlle de Şifâiye Medresesi’nde oturur soluklanırdık bir müddet, çay ve kahve molası verirdik orada. Anadolu Selçukluları döneminden günümüze kadar gelebilen bu güzelim eser, iç avlusundaki şiirsel havayla nasıl da huzur verirdi, yeğnileştirirdi bizi.

     Namazlarımızı ise, ya Ulucami’de ya da Meydan Camii’nde kılardık; huşû içinde kılardık, kendimizden geçerek kılardık. Biz mi göğe çıkardık yoksa gökyüzü mü serilirdi önümüze, doğrusu pek ayrımına varamazdık bunun! Sanki asırlar öncesinden çıkıp gelen ve asırlar sonrasına giden yolculardık o an. Bitmesin, hiç bitmesindi o namazlarımız; Ashâb-ı Kehf uykusu gibi sürüp gitsindi üç yüz yıllar boyunca. İşte o duygularla dönüp giderdik Akdağmadeni’ndeki evlerimize.

 

şehirler de konuşur

     Şehirler konuşur mu? Bir insan bir şehirle konuşabilir mi?

     Ben konuşuyordum. Yanımdakilere fark ettirmeden yapıyordum bunu. Ben yüreğimi açıyordum, Sivas ise bütün sayfalarını. Ben şiirler okuyordum, Sivas ise o çok meşhur türkülerini söylüyordu. Ben anılarımı, o ise uzun, upuzun tarihini anlatıyordu.

     “Bunda garipsenecek bir şey yok!” diyordu ikide bir, hüzünlü bakışlarını aşağıdaki düzlüklere çevirerek. “Mademki, şehirlerin ‘ruhu’ ve ‘kokusu’ var, bunu yazanlar var, öyleyse pekâlâ konuşabilir bir şehir, derdini ummana döker gibi dökebilir sıcacık bir insan, bir dost bulduğunda. Zaten çok uzun zamandır iki dostla yapıyorum ben bunu. Her kuşlukta Kızılırmak’la, her ikindi vakti de kara trenle dertleşiyoruz. Ve yıllardır hem üzünçlerimi, hem de sevinçlerimi taşıyorlar benim, hiç bıkmadan yapıyorlar bunu, hiç usanmadan! Sense (sen diye hitap ediyordu bana) üçüncü dostumsun benim; ölürüm de bırakmam artık seni!”

     Bırakmadı da!

     Fakat ben bıraktım. İhanet eden ben oldum!

     İki bin dört yılının ağustos ayında hiç haber vermeden çektim İstanbul’a geldim.

    Artık buradayım, İstanbul’la konuşuyorum.

    Affet beni ey hüzünler şehri Sivas!

     İstanbul çok güzel bir şehir!

    Yolun düşerse bu taraflara, unutma ara beni!