|
“sivas” özel sayısı
Eğer
uzaklardaysanız ondan, adını her duyuşunuzda bir bıçak yürür yüreğinizin üstünde
usulca. Kızgın bir gün geçer açık yaralarınızın üstünden ya da bir yayla rüzgârı
değmeye başlar bağrınıza usul usul. Önce bir bulut kaynar içinizde, ardından
gurbet ufuklarında yükselir başı pare pare dumanlı dağlar… Türküler dolanır da
dilinize hiçbiri kendisini söyletmez her gayda, her kelime alevden bir yumak
olur oturur gırtlağınız üstüne. Gözünüzde tekrar tekrar canlanır o ayrılık
sahnesi… Vakit ihtimal akşamdır ve yine ihtimal mevsimlerden sonbahardır.
Ardınızdan baktığını sandığınız bir çift buğulu göz, istasyonda kalabalık
arasından size sallandığını zannettiğiniz yorgun bir el ya da ana babasının
yanında başını doğrultup da helaline bakamayan mahcup bir gelin yüzü gibi
yerleşir kalır aklınızın, yüreğinizin bir kenarına o veda günü ve hiçbir vuslat
kabuk bağlatmaz daha, açılan bu ilk yaraya.
Etinizin kemiğinizin ve ruhunuzun hamuru onunla mayalanmış gibidir. Ondan
başkasını bulamazsınız kendinize yakışan. Kaçış yoktur, unutuş yoktur… Nereye
giderseniz gidin içinizde götürürsünüz onu da. Kim, kimin için ne zaman yakmış
olursa olsun bütün türkülere ondan sinmiş bir şeyler vardır.
Hasret, en çok onadır. Gurbet, ondan uzak kalmaktır.
Gün
geçer, ömür geçer; dönersiniz bir gün bıraktığınızı sandığınız yere. Dönersiniz
yüzünde göz izini göreceğinizi bilmeden, düşünmeden. Ne siz bırakıp
gidensinizdir ne de o öylece orada kalandır aslında. Dönüp de görmemek
dedikleri, biraz da bu olsa gerektir.
Eğer
uzakta değilseniz ve hiç uzak kalmamışsanız ondan, bir zalim zülf-i leyla gibi
çoktan bağlamıştır yollarınızı, bahtınızı. Kalmışsınızdır çaresiz, ağır aksak
bir türkünün ortasında. Ya baba ocağını tüttürme endişesi, ya
albümlerde sararmaya durmuş bir kaç aydınlık hatıra ve nihayetinde viran olası
hanede evlad ü iyal
yüzünden aklınızın ucundan bile geçmez bırakıp da onu gitmek.
Nasıl ve ne zaman bu denli ona bağlandığınızı anlamanız mümkün değildir. Ondan
başka yâr, ondan başka diyar olduğunu düşünemezsiniz. O, her halinizi bilir ve
kendisini sevene her zaman gurbetten daha zalimdir. Tıpkı mevsimler, aylar
günler gibi öğretir size caddelerini, sokaklarını, önünden geçtiğiniz bahçe
kapılarını. Nakışlarını, renklerini farkında olmadan ezberlediğiniz küçücük bir
namaz kilimi gibi serilmiştir ömrünüz önünüze.
Kapınızdaki akasyanın ne zaman çiçek açacağını, madımağın, yemliğin ne zaman
çıkacağını ve hangi trenin kaçta istasyondan hareket edeceğini bilirsiniz.
Bilirsiniz bu şehirdeki hiçbir yolun sonu niye denize, göğe açılmaz. Bayramlar
bayramlara karışır, düğünler düğünlere. Sessiz sedasız siz farkına bile varmadan
ilkin çocukluğunuz yiter adı bile değişen sokaklarda sonra erken inen bir kış
akşamı gibi usul usul kararır gençliğiniz. Hatıralarınız, unuttuklarınız,
alışkanlıklarınız, tanıdıklarınız hâsılı ömrünüz bir kök gibi uzar ayaklarınız
altında her mevsim biraz daha fazla yaşadığınız şehrin derinliklerine. Gölgeniz
uzayıp yapraklarınızı dallarınızı rüzgâr dövdükçe köklerinize bakarsınız.
Bir
gün gitmek zorunda kaldığınızda, ayrıldığınızı sansanız, sansalar da doğduğunuz
şehirde her bahar yeşeren ve gövdesinin yokluğunu hisseden kökleriniz öylece
kalır.
Bu
şehirde yaşıyor ve yaşlanıyorsanız; ağır, içli bir türküdür hayatınız neye ve
niçin yakıldığını asla hatırlayamadığınız...
Herkesin kendi Sivasını yazdığı bu sayımız; dergimizden, şehrimize armağan
olsun.
18.
sayı ile Sühan'ın yayın hayatına son vermeyi düşünmekteyiz. Son sayımızda
görüşebilmek vedalaşabilmek ümidiyle…
|